·560 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Temmuz 2025 23:40 Yıl 1492…
İlimin ışığının dünyaya yayıldığı, ilk üniversitenin temellerinin atıldığı o yer. İşte bu yıl, karanlığın ve kötülüğün başlangıcı oldu ve kara bulutlar gibi çöktü Endülüs’ün üstüne; yüzyıl sürecek...
Granada'nın düşüşü, farklı dinlerin bir zamanlar bir arada var olduğu o zarif dengenin bozulması, sonra baskılar, engizisyonlar, zorla din değiştirmeler… Hepsi, insanlık tarihinin karanlık ama unutulmaması gereken sayfaları. Herkesin aynı Tanrı’ya inanmasına rağmen kitabının ve peygamberinin farklı olmasının savaşı. Ya da herkesin Tanrı’sı farklıydı; tek olan sadece Kadir-i Mutlak olandı. (Kitabı okudukça kafamda dönüp duran buydu.) Yoksa, aynı Tanrı’ya inanıp bu kadar zalimliği yapmalarının mantıklı açıklaması yok benim lügatımda. Sözde kutsal olan adına yapılan bu barbarlığın, geçmişten günümüze hikâyesiydi okuduğum. Ki hikâye aynı; kişiler farklı, günümüzde…
Yazarın da dediği gibi:
"Endülüs bir coğrafya değil; kalpte açılan yaradır."Ben de o yarayı okudum, satır satır, her sayfada…
Endülüs sokaklarında başlayan bu yolculuğum, sadece bir coğrafyanın değil; bir insanlık tarihinin de kara lekesinin hikâyelerinden biriydi. Bazen kızdım, bazen ben de karakterler gibi sorguladım:
“Neden bu kadar zulme izin verdi?” diye Yaratıcı'ya…
Karanlık kitap yakmakla başladı. Kitapları yakmak, sadece kâğıdı değil; bir halkın hafızasını, sesini, kültürünü, düşüncesini, hatta geleceğini yakmak demekti.
Bir şehir…İnsanların doğduğu, büyüdüğü, dua ettiği, çocuklarını kucağına aldığı şehir…
Granada.
Ve şimdi o şehirde tek bir seçenek var: Dinini değiştireceksin. Değiştirmezsen ya ölürsün ya sürülürsün.
Ama Meryema’nın dediği gibi:
“Kalbimizi sadece biz biliriz…”
“İnsan bir şehirde doğar ama asıl yurdu kalbidir. Ve o kalpte saklı olan inanç, hiçbir zorbalıkla ele geçirilemez.” diyerek başlayan, Moriskolar’ın yüzyıllar süren ikili yaşamının acımasız ama umutla yok olup giden hikâyesi…
Selime, en çok etkilendiğim karakterdi. Dedesinin bilge kadın ve gelecek nesillere ışık tutacak kitaplar yazmasını hayal ettiği… İnancı tamdı ama gene de sorguladı; yaşamı da, ölümü de, kendilerine hak görülen zulmü de… Tanrı’ya inanan ama zulme başkaldıran bir bilge kadın oldu.
Yasaklara rağmen, karanlığın içinde ışığı kitaplarda aradı; o karanlığın içinde ışık oldu çoğu kişiye…
Ama sonu, kutsallıkla alakası olmayan; ama kutsal addedilen, din sayılan hurafelerin yakan karanlığı oldu… Çoğu Endülüslü gibi…
Ebu Cafer, Ümmü Cafer, Zeynep, Naim, Hasan, Ayşe, Saad, Meryema ve Ali, daha niceleri hep umutla beklediler. Kimi isyancı oldu, dağlara çıktı; kimi olduğu yerde kaldı. Kendilerine ait olanın geri verilmesini dualar ederek beklediler. Asıl köklerinin olduğu yerde, köksüz yaşayıp öldüler.
Batıya ışık tutan, bilimin kalbi olan topraklardan geriye sadece gözyaşı, keder, cehalet ve kötülük kaldı.
Kitapta şu cümle hâlâ aklımda dönüp duruyor. İkili din yaşamı süren kadın soruyor:
“Acaba hangi dinin Tanrı'sı gerçek?”
Ben de sordum, soruyorum çoğu kez: Kötülerin mi, iyilerin mi Tanrısı gerçek?
Onlar kendi vatanlarında gurbete düşenler… Köklerinden koparılmış insanlar. Kim kendi toprağında yabancılaşmanın kederine katlanabilir ki? Ama onlar katlandı. Nesiller boyunca zulme, sürgüne, aşağılanmaya direndiler. Sırf bir gün tekrar özgürce, kendi topraklarında, kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle yaşayabilecekleri umuduyla nice ömürler geçti.
Bu kitapta anlatılan hikâyelerin hepsi gerçek. Hangi ırktan oldukları, hangi dine inandıkları önemli değildi. İsimler farklı belki ama acılar aynı. Hangi dine, kitaba ya da Tanrı’ya inandıkları mühim değil — benim için değil. Kutsal kitapların hepsi "sev" der, "koru" der.
Ama insanoğlu ne sevdi ne de korudu. Yaktı, yıktı, yok etti din adına; ama kendi uydurdukları dinleri için. Ki hâlâ çağımızda sürüp gidiyor bu durum...
Bu yüzden bu kitap bir tarih kitabı değil sadece. Bir insanlık kitabı. Bir sitem, bir dua, bir çığlık.
Ve bu satırlar da o çığlığın tanıklığıdır.
Yapılanlar, insanın insana yaptığı zulmü; yeryüzünde hiçbir canlı birbirine yapmamıştır, dedirtti.
Kitapta bir satır umut ile umutsuzluk arasında:
“Belki yardım gelir.”
Ama cevabı daha da çarpıcıydı:
“Yüz yıl bekledik.”
Yüz yıl boyunca özgür olmayı beklediler. Kendi kimlikleriyle, kendi topraklarında var olmayı…
Ama o özgürlük gelmedi…
Sürgüne giderken, Ali’nin aklından geçen:
“Bu yer dediğin, pazardan alınan bir halı değil ki; parasını ayırırsın da sonra cebine atasın, bedelini ödersin. Ekip biçtiği, gözü gibi baktığı topraktı, tarlaydı...”
Bir yerin bedeli; sabırdır, gözyaşıdır, emektir.
Ve Meryema'nın dediği gibi:
“Her şeyin bedeli vardır. Talep arttıkça, bedeli de artar.”
İnsan, nereye giderse gitsin, yıllar geçse de doğduğu yeri, asıl kök saldığı toprağı unutmaz.
Unutamaz.
Çünkü hayallerinde bile orada yaşar.