Yıl 1492…
İlimin ışığının dünyaya yayıldığı, ilk üniversitenin temellerinin atıldığı o yer. İşte bu yıl, karanlığın ve kötülüğün başlangıcı oldu ve kara bulutlar gibi çöktü Endülüs’ün üstüne; yüzyıl sürecek...
Granada'nın düşüşü, farklı dinlerin bir zamanlar bir arada var olduğu o zarif dengenin bozulması, sonra baskılar, engizisyonlar, zorla din değiştirmeler… Hepsi, insanlık tarihinin karanlık ama unutulmaması gereken sayfaları. Herkesin aynı Tanrı’ya inanmasına rağmen kitabının ve peygamberinin farklı olmasının savaşı. Ya da herkesin Tanrı’sı farklıydı; tek olan sadece Kadir-i Mutlak olandı. (Kitabı okudukça kafamda dönüp duran buydu.) Yoksa, aynı Tanrı’ya inanıp bu kadar zalimliği yapmalarının mantıklı açıklaması yok benim lügatımda. Sözde kutsal olan adına yapılan bu barbarlığın, geçmişten günümüze hikâyesiydi okuduğum. Ki hikâye aynı; kişiler farklı, günümüzde…
Yazarın da dediği gibi:
"Endülüs bir coğrafya değil; kalpte açılan yaradır."Ben de o yarayı okudum, satır satır, her sayfada…
Endülüs sokaklarında başlayan bu yolculuğum, sadece bir coğrafyanın değil; bir insanlık tarihinin de kara lekesinin hikâyelerinden biriydi. Bazen kızdım, bazen ben de karakterler gibi sorguladım:
“Neden bu kadar zulme izin verdi?” diye Yaratıcı'ya…
Karanlık kitap yakmakla başladı. Kitapları yakmak, sadece kâğıdı değil; bir halkın hafızasını, sesini, kültürünü, düşüncesini, hatta geleceğini yakmak demekti.
Bir şehir…İnsanların doğduğu, büyüdüğü, dua ettiği, çocuklarını kucağına aldığı şehir…
Granada.
Ve şimdi o şehirde tek bir seçenek var: Dinini değiştireceksin. Değiştirmezsen ya ölürsün ya sürülürsün.
Ama Meryema’nın dediği gibi:
“Kalbimizi sadece biz biliriz…”
“İnsan bir şehirde doğar ama asıl yurdu kalbidir. Ve o kalpte saklı olan inanç, hiçbir zorbalıkla ele geçirilemez.”