Puan vermedi·250 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Temmuz 2025 00:00 Uzun bir inceleme ve özet halinde inceleyeceğim. Spoiler içerebilir.
Giriş
Öncelikle, bu gotik kitaba mektuplarla başlıyoruz. Oldukça tutkulu bir adamın, keşif yapma arzusu doğrultusunda, kendine kuzeninden miras kalan parayla bu arzusunu gerçekleştirmek için vahşi okyanuslara kendini atışını okuduk. Başlarda asıl hikayeyle nasıl bağlantılı olacağını merak etmedim değil açıkçası ve bu yüzden buraları okuması bana zor geldi.
Daha sonra buzullarda mahsur kalan gemisine aynı kendisi gibi arzularının kurbanı olmuş bir adam geliyor ve aralarında bir sohbet başlıyor. Gemiye gelen adam tabii ki Frankenstein’dan başkası değil. Kaptan Walton’un da kendisi gibi başarı hırsı ve takıntısı doğrultusunda ilerlediğini görünce onların esiri ve kurbanı olmaması için Frankenstein’ın kendi hayat hikayesini ve onun bu şekilde perişan olmasına yol açan olaylar silsilesini anlatışına şahitlik ediyoruz.
Frankenstein’ın Kendi Olma Hikayesi
Başlarda onun hayat hikayesini, aile yapısını ve nasıl bir çocukluk geçirdiğini okuyoruz. Neşeli ve kaygısız tabii ki. Daha sonra kendisinin bilime meraklı olduğunu ve bu merakını o dönemin geride kalmış simya yazarlarıyla gidermeye çalıştığını görüyoruz ki bu da hikayemizin “bilim kurgu” yönünü ortaya koyuyor. Daha sonra, uzunca bir ara verdikten sonra yani, yine bilim merakının ve bu yönde bir başarı yakalama takıntısının esiri oluyor. Tabii bunu tetikleyici bazı olaylar yaşıyor hayatında. Üniversite eğitimi için memleketinden ayrıldığında kendisi tabiri caizse yakınlarından bütün bağını kopartıp inzivaya çekiliyor. Burada, ilerideki olaylara benzer bir ayrıntı var bence. Üniversitede okurken birisi sert mizaçlı ve patavatsız olan ve onu acımasızca eleştiren, öteki ise ona karşı anlayışlı olup onu, çalışmalarında nazikçe yönlendiren iki profesör var. Bu ayrıntıya daha sonra değineceğim.
Daha sonra kendisini tamamen adadığı ve ailesiyle bile iletişimi kestiği bir sırada başarıya ulaşıyor. Basit tabirle yemeden içmeden başarıya ulaştığı şey, bir yaratığa can vermek. Bu yaratık, insan bedeni parçalarından oluşturulmuş ama fiziksel olarak bir araya getirilse de ona verilmiş ruhu, boşlukla dolu bir varlık. Frankenstein ondan tiksintiyle söz ediyor her bahsedişinde. Üstelik kendisi Tanrısal bir özelliği, yaratma özelliğini kendisine yontmuşken. Tıpkı alt başlıktaki Prometheus gibi. Prometheus’un aksine aciz bir varlık olan insanın, şirk koşarcasına eylemlerinin onun mahvına nasıl sebep olduğuna şahit oluyoruz böylece. Çünkü onu oluşturduktan sonra onu ihmal ediyor, başıboş bırakıyor ve kontrol etmiyor. Halbuki yaratıcısı olarak sorumluluk ondaydı. Yani burada kendisi kötü profesöre karşı bir hoşnutsuzluk duyarken kendisi kötü profesöre dönüşüyor ve ‘öğrencisini’ iyi yönlendirmiyor, ondan hep tiksinti ve küçümsemeyle bahsediyor. Ona iyilikle yol gösterseydi her şey bambaşka olurdu.
Vicdan, Sorumluluk ve Suç
Başıboş kalan yaratık, yeni doğan bir bebek gibi başlarda. Aklı insani şeylere henüz ermiyor. Ama yeni doğan bebekten farkı yürüyüp kendi fiziki ihtiyaçlarının farkına varıp onları karşılayabileceği güce sahip olması. Yaratık, uzunca süre ortadan kaybolunca ve görünmeyince, Frankenstein başlarda histerik bir ruh haliyle yaptığının sonuçlarını kaldıramasa da daha sonraları bir rehavet çöküyor üzerine. Ta ki bir cinayet haberini alana dek. Küçük kardeşinin vefat haberi ona ulaştığında ve katili ise tanıdık bir dostları olduğunda tek düşündüğü şey bunu yaratığın yaptığı. Aklından, yaratığın aklı ermediğinden bunu yanlışlıkla yapmış olabileceği ya da başka türlü bir taksirle yapmış olabileceği geçmiyor bile. İlk düşündüğü şey, acımasızca onun yaptığı ve suçun masum birisinin üstüne kaldığı. Cenaze için eve döndükten sonra, olanların sonucunu kaldıramadığı için bir korkak gibi kaçıyor. Halbuki kardeşi öldürüldü. Üstelik bunu kimin yaptığından önyargılı bir şekilde emin. Kaçtığı sırada ve dostuyla bir ‘yolculuk’ yaptığı sırada yaratık onu buluyor ve yalnızlıktan sıkıldığını, bunun ona ıstırap verdiğini ve aynı kendisini yaptığı şekilde ondan bir eş istediğini anlatıyor. Tabii bu sırada yaratığın hayat hikayesini ve nasıl bilinç kazandığını okuyoruz. Yaratık bilinç kazandıktan sonra kendisi, insanların korku dolu tepkileri yüzünden inzivaya çekiliyor ve bir kulübede kalarak ve yan taraftaki komşularını gizlice gözetleyerek eğitim alırcasına dil öğreniyor, coğrafya ve edebiyat öğreniyor, hukuk bilgisi öğreniyor. Başlarda onlarla anlaşacağını düşünse de onların tepkisi de diğer kaçanlardan ve onu linçleyenlerden farklı olmuyor. Zaten bu acı verici deneyim ve dışlanmışlıktan sonra yaratıcısı Frankenstein’a kin besliyor ve onun canını da kendisinin yandığı gibi yakmak için cinayet işliyor. Bu sırada hukuki eğitimi mevcut. Yani bilmeyerek yaptığı bir şey yok. Ama tabii ki onun vicdani denetiminden ve bunun sağlanmasından Frankenstein sorumluydu.
Aydınlanma ve Genel Yorum
Daha sonra Frankenstein haklı olarak bir canavar daha yapmanın yıkımı daha da büyüteceğini düşünüyor ve kendi yaratığının, dişisini beğenip beğenmeyeceğinden ya da tam tersinden emin olamadığı için verdiği sözden cayıyor. Ayrıca dişi olanın da şimdiki gibi vicdani denetimden yoksun olacağına emin. Caydıktan sonra tabii ki yaşadığı yıkımın ardı arkası kesilmiyor. Yaratık, önce dostu Clerval’i yok ettikten sonra ve Frankenstein bu suçla suçlandıktan sonra iyice çöküyor. Daha sonra ise yaratık, bu tarz bir tehdidin onu düğün gecesinde de bulacağını söylüyor.
Sonraları o gün gelip çattığında darbeyi kendisine yöneltilmiş bekleyen Frankenstein, darbeyi eşinin kaybıyla alıyor. Yetmiyor bu kaybın üzüntüsünden yaşam ışığı sönen babasının kaybıyla da boğuşuyor. Yaratığın eş isteğini küçük görerek reddeden Frankenstein’ın intikam arzusunun ateşlenmesi için son hamlenin eşini kaybetmek olması da ayrı bir ironi.
Daha sonra ise kaç kovala şeklinde geçiyor zaman. Bir zamanlar aklını başarı hırsı ve takıntısıyla yitirmiş Frankenstein’ı, şimdi gerçekleştirdiği başarısını yok etmek için kafasını meşgul eden takıntısıyla oradan oraya, yaratığın peşinden sürüklenirken görüyoruz.
Hikaye, nihai olarak gemimizde son buluyor. Bütün bu hikayeyi Kaptan Walton’a anlattıktan sonra Frankenstein’ın bedeni bu kadar hüznü kaldıramıyor. Sonra onu her zaman takip eden yaratık da pişmanlıkla gemiye gelip yaratıcısının artık cansız bedenini görünce üzülüyor. Halbuki tek isteği yalnız kalmamaktı ama kendi yaratıcısı bile onun sorumluluğunu korkakça almayarak onu ıstıraba sürükledi. Burada ironik olan taraf Frankenstein’in bile ondan tiksinmesi, onu düşünmemesi. Ya da sorumluluğunu almaması ve gözetimde tutmaması. Halbuki bunu yapmadığı için yaşananlardan en az yaratık kadar sorumlu. Kendi yaratıcısı bile ona önyargıyla yaklaşıp ondan uzaklaşıyor ve şiddet uyguluyorsa (psikolojik veya fiziksel fark etmez) diğer insanların da aynını yapması gayet de beklenebilir. Böylece yorgan gitti kavga bitti misali yaratık da gemiden ayrılıyor, kendisini yok edeceğini Walton’a ileterek.
Kitap bittikten sonra fark ettiğim şey ise Frankenstein’ın en sonunda kendi yaratığı gibi ıstırap içinde hayatının son bulması ve aslında dolaylı yoldan yaratığının işlediği bütün suç ve günahlardan kendisinin de sorumlu olması. Bunun sonucunda da ikisi, görünüşleri hariç ayırt edilemeyecek hale geldi benzerlik olarak.