Jean-Paul Sartre’ın Bulantı adlı romanı, Roquentin’in tuttuğu günlük notlarının birleşiminden oluşuyor. İlk bakışta olay örgüsü yokmuş gibi görünse de, bu kitap aslında bir düşünce patlaması, büyük bir içsel savaş. Görünürde bir hikâye akmıyor ama alt metin çok güçlü.
Son derece sıradan görünen bir taş, bir ağaç kökü bile Roquentin’in gözünde varoluşun açıklanamaz ve rahatsız edici yüzüne dönüşüyor. Bu yüz ona neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissettiriyor. “Bulantı” tam da bu: varlığın nedenine dair hiçbir cevabın olmayışıyla yüzleşmenin tedirginliği.
Roquentin, yalnızlığıyla, geçmiş sevgilisi Anny’yle ve insanlara karşı duyduğu tiksintiyle boğuşurken; insanların maskelerini, yapay mutluluklarını dışarıdan bir gözle izliyor. Ve sonunda, bu sistemin dışında kaldığını fark ediyor. Ne bir inanç, ne bir umut… sadece farkındalık.
Kitap çok karamsar gitse de, dinlediği bir caz parçası var ki… o sahne içime ay gibi doğdu. İçimden bağırarak, “Sartre sonunda bir şeyde anlam buldu!” dedim. Belki de sanatta… Zaten şarkılar hep böyle değil mi?
Sartre’ın dili zaman zaman kasvetli ve yorucuydu. Bulantı’yı okurken kendimi karanlıktan çıkıp aydınlığa alışmaya çalışan biri gibi hissettim. İlk başta zordu; ama sonra alıştım. Derken, aydınlığın içinde bile karamsarlığı yaşadım.
Benim için 8/10. Ağır ama etkileyici bir yolculuk. Herkesin ruhuna göre değil belki… ama bir kere içine düştün mü, kolay kolay çıkamıyorsun.