·280 syf.··Beğendi
···Okunma: 29 Temmuz 2025 12:15 "Yılanlar bile kendi toprağında yaşar. İnsanlar niye yaşayamasın?"
Fakir Baykurt, bu romanında yoksulluğun, adaletsizliğin, toprak kavgasının ve insan onurunun tam ortasında duran bir dramı anlatıyor. Ama öyle kuru kuru anlatmıyor; toprağın çatlağından fışkıran bir çığlık gibi, içimize işleyecek bir dille yazıyor.
Köy…
Bir avuç toprak, birkaç duvar, ama asıl kavga bunun ötesinde: İnsanla insanın, hakla haksızın, devletle köylünün kavgası. Romanın merkezinde Irazca Ana ve oğlu Kara Bayram var. Evin önüne yapılmak istenen bir evle başlıyor her şey. Ama bu mesele, sadece bir ev değil. Onur meselesi, var olma meselesi, ezilenin direnişi.
Kitapta geçen şu söz, romanın ruhunu özetliyor:
“Biri gelir, evinin önüne duvar örer, sen ömrünce güneşi beklemeye razı olursun…”
Yılan burada gerçek bir hayvandan çok, bir metafor. İnsanların içindeki korku, öfke, bencillik…
Ve bu öfke, toplumsal çürümenin çığlığına dönüşüyor.
Köy yerinde “güçlü kimse haklı odur” diyen zihniyete karşı, Fakir Baykurt kalemini bir silah gibi kullanmış.
Ben bu kitabı okurken, hem öfkelendim hem de utandım. Çünkü Irazca Ana'nın direncinde annelerimizi gördüm. Kara Bayram'ın sessiz isyanında büyüdükçe yutkunan gençleri. Devletin, adaletin sadece kağıt üzerinde kaldığı yerlerde insanlar nasıl yaşar, onu gördüm.
Ve sonunda şunu düşündüm: “Bazen yılan, sadece sürüngen değildir; bazen gömlek giymiş bir yılan, çamurdan daha tehlikelidir..." Keyifli okumalar..