Bir insan, onu hayatından tamamen silmiş annesinin kapısında ne kadar bekleyebilir?
Bir saat? Bir gün? Bir ömür?…
Vigdis Hjorth’un Annem Öldü mü romanı, işte bu yakıcı sorunun tam ortasına, Johanna’nın arabasının şoför koltuğuna oturtuyor bizi. Ve inanın bana, o bekleyiş hiç de rahat değil.
Kitabı bitirdiğimde anladım ki bu roman, olaylarla değil, olmayanlarla ilgili. Ortada bir kavga, bir yüzleşme yok. Sadece devasa, buz gibi, kurşun geçirmez bir sessizlik var. Johanna, yıllar sonra ülkesine dönmüş başarılı bir ressam. Tek istediği, annesiyle yeniden bağ kurmak. Ama annenin kapısı bir duvar, telefonu ise bir mezar taşı. İşte bu noktada roman, sıradan bir aile dramı olmaktan çıkıp tekinsiz bir psikolojik gerilime dönüşüyor.
Biz okur olarak Johanna’nın saplantılı zihnine hapsoluyoruz. Onunla birlikte annesinin evini gözetliyor, yanan ışıklardan bir anlam çıkarmaya çalışıyor, attığı çöpleri karıştırarak bir yaşam belirtisi arıyoruz. Bu eylemlerin ne kadar "yanlış" olduğunu bilsek de Johanna'yı yargılayamıyoruz. Çünkü onun bu çaresiz takibi, aslında bir çocuğun annesinden onay dilenmesinin yetişkinliğe taşınmış, acınası bir yansıması. Annenin sessizliği boşluk değil, bir duvar. Pasif bir durum değil, Johanna’nın tüm benliğini ezen aktif bir şiddet eylemi.
Hjorth’un dehası da burada yatıyor; bize kolay cevaplar vermiyor. Annenin bu zalim sessizliğinin nedenini bir sis perdesinin arkasında bırakıyor. Johanna'nın sanatı mı onu bu kadar öfkelendirdi? Yoksa bu, çocukluktan gelen ve hiç dillendirilmemiş daha derin bir reddedilişin son perdesi mi? Bu belirsizlik, biz okurun zihnini bir mengene gibi sıkıştırıyor.
Romanın adı, bir telefon konuşmasından çok daha fazlası; bir ruhun çığlığı. "Annem öldü mü?" sorusu, aslında "Annemin içindeki ben öldüm mü?" ya da "Beni seven o kadın hiç var oldu mu?" demek. Bu kitap, bir anne-kız hikayesinden öte, ‘görülme’ ve ‘kabul edilme’ arzusunun insanı nasıl hem var hem de yok edebileceğinin sarsıcı bir kanıtı. Johanna’nın bekleyişi, içimizdeki o en temel, en çocuksu ve en kırılgan yanımıza dokunuyor. Ve o kapı, roman bittikten sonra bile zihnimizde kapalı kalmaya devam ediyor.