Tren garı geceleri başka bir şeye dönüşüyordu.
Gündüz insanların aceleyle geçtiği o kalabalık yer, gece olunca sanki bütün yorgun ruhların uğradığı sessiz bir bekleme salonuna dönüyordu. Saat gece üçe yaklaşıyordu. Tavandaki eski hoparlörden boğuk bir anons geçti ama kimse gerçekten dinlemiyordu. Çünkü orada bulunan herkesin aklı başka yerdeydi.
Bazıları gitmek istediği yerde…
Bazıları dönemediği geçmişte…
Bazılarıysa artık hiçbir yere ait hissedemediği kendi içinde.
Banklardan birinde oturuyordu. Dizlerinin üzerinde siyah bir çanta vardı. İçinde birkaç kıyafet, yarım bırakılmış bir kitap ve buruşturulmuş birkaç kâğıt… İnsan hayatını küçücük bir çantaya sığdırabiliyormuş meğer.
Başını kaldırıp garın içindeki insanlara baktı.
Bir köşede uyuyan yaşlı adam…
Annesinin omzunda uyuyakalmış küçük çocuk…
Telefon ekranına boş boş bakan genç kız…
Sessizce ağlayan biri…
Sarılıp vedalaşan başka biri…
Hayat aynı anda herkese başka bir şey yaşatıyordu.
Kahve otomatına yürüdü sonra. Plastik bardakta verdiği kahveyi aldı. Sıcaktı ama ellerini ısıtmıyordu. Çünkü bazı üşümeler derinin altında başlıyordu.
Geri dönüp yerine oturdu.
Tam karşısındaki duvarda eski bir saat vardı. Saniye sesi garın sessizliğine karışıyordu.
"Kimseyle hiçbir konuda
yarış halinde değilim.
Kimseden akıllı,
Kimseden güzel, Kimseden iyi olma gibi
bir iddiam yok.
Kimse için "en" değilim.
"Daha" değilim. Bu devasa iddiasızlığın hana verdiği özgürlüğün
hastasıyım."
“Eski usûl sev beni,
Alışamadım yeni sevmelere,
Bir anda alevlenip sönmelere
Aşk uğruna her şeyi mübah görmelere.
Sen eski usûl sev beni.
Elimden önce yüreğime dokun,
Uykularıma, şiirlerime dokun.
Ne bileyim?
'Fikrinin İnce Gülü' et mesela...”