Sabahın beşiydi.
Şehir henüz tamamen uyanmamıştı ama gecenin de artık gücü kalmamıştı. Gökyüzü, karanlıkla aydınlık arasında sıkışıp kalmış bir insan gibiydi; ne tamamen gitmeye cesareti vardı gecenin, ne de tam anlamıyla doğabiliyordu sabah.
Apartmanın çatısında oturuyordu.
Ayaklarını aşağı sarkıtmıştı. Elinde sigara vardı ama yakmıyordu. Bazı insanlar sigarayı içmek için değil, yalnızlıklarına bir şekil vermek için tutardı ellerinde.
Rüzgâr yüzüne vuruyordu.
Aşağıda birkaç sokak lambası hâlâ yanıyordu. Bir sokak köpeği boş caddede ağır ağır yürüyordu. Uzaklardan bir ezan sesi yükseldi sonra. Şehir, uykusundan yavaşça doğruluyordu.
Ama onun içindeki gece hâlâ bitmemişti.
Çünkü insan bazen sabaha ulaşsa bile karanlıktan çıkamıyordu.
Başını gökyüzüne kaldırdı.
Bulutlar yavaş hareket ediyordu. Ve o an garip bir şey düşündü:
“Dünya milyarlarca yıldır dönüyor…
İnsanlar geliyor, gidiyor…
Şehirler kuruluyor, yıkılıyor…
Ve bütün bunların içinde benim derdim ne kadar küçük…”
İnsan bazen kendi acısının küçüklüğünü fark edince daha da üzülüyordu.
Çünkü küçücük bir şeyin bile insanın içine bu kadar ağır çökebilmesi korkutucuydu.
Telefonu cebinde titreşti.