·360 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Mayıs 2025 00:00 "FISILTILAR"
“...Hastanedeyim. Mavi sandığımın son parçasını tamamlamaya ömrüm yetsin inşallah.
Fısıldandığında uçar gider hikâyeler ama yazıldığında ölmez gibi geliyor bana. Onlar kaybolursa ben de kaybolurum. Gereğinden fazla yaşadım. Yine de bu ölümsüzlük arzusu nedir? Bir kez daha adımın bu dünyada geçmesine duyduğum arzu.
Yazıyorum. Sen beni bul diye yazıyorum. Fısıltılarıma kulak ver! Yok olmama izin verme!”
Her hayat, anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
Bazense o hikâyeler, fısıltılarla başlar; duyulmayı, yazılmayı bekler.
Yazdıklarımız, bıraktığımız izler, yaşadığımız anlar… Hepsi bir araya geldiğinde, hayatın anlamı ve bizim varoluşumuz ortaya çıkıyor.
Güçlü, ezilen, kendini ailesine, eşine, çocuklarına adayan; hatta bazen kendi kararlarını bile sorgulamaktan çekinen kadınların hikâyesi bu kitapta…
Genç bir Fransızca öğretmeni olan Özge, hayatını yeniden kurma çabası içindeyken, geçmişin derinliklerinden gelen bir sürprizle karşılaşıyor. Onu sürükleyen, geçmişin izlerini taşıyan Buğlem Hanım’ın hikâyesi…
Bu yolculuk sadece tarihî bir keşif değil, Özge’nin kendi iç dünyasındaki karmaşayı çözmesine ve bilinmeyen aile sırlarıyla yüzleşmesine de ışık tutuyor.
Özge, hayatını yeniden şekillendirmeye çalışırken beklenmedik bir sürprizle karşılaşır.
Fransa’da doktor Burç ile gizlice evlenir ve Türkiye’ye dönerler. Anlaşmazlıklar sonrası Özge, yalnız yaşamayı tercih eder.
Babasının aldığı eski bir yalıda yaşamaya başlar. Evin deposundaki mobilyaları günlerce araştırıp kullanıma hazırlar.
Yalının girişinde kafası kopmuş bir aslan heykeli ve onun altında saklı mavi bir sandık bulur.
Sandığı açınca, 1800’lerin ortalarında yaşamış Buğlem Hanım’ın hayatına tanıklık ederiz.
16 yaşında bir paşaya evlendirilmiş, çocukları olmuş ve aşkı ancak onunla tanımıştır.
Kocası Jön Türkler hareketine katılırken, iki oğlu ile Paris’e kaçar, Buğlem Hanım yalnız kalır.
Yaşadıkları ise çoğu insanın kaldırabileceği türden değildir.
Buğlem Hanım, yaşadıklarını bir deftere yazar, eşyalarıyla birlikte sandığa koyar ve kapatır.
Özge, bu sandığı bulduktan sonra evde fısıltılar duymaya ve Buğlem Hanım’ın hayalini görmeye başlar.
Tüm bunları kitaplaştırıp dünyaya duyurmak ister.
Ancak ortaya çıkan gerçekler, her şeyin boşuna olmadığını, yaşananların anlamını derinleştirir.
Buğlem Hanım’ın izlerini sürmeye başladıkça, geçmişin derin sırları gün yüzüne çıkar.
Sadece ailesinin bilinmeyen yönleri değil; kendi karmaşası ve varoluşu ile de yüzleşir.
Geçmişle yüzleşme, aile sırlarının ortaya çıkışı ve kendini bulma süreci, karakter gelişimini etkileyici kılıyor.
Yazar, bizleri İstanbul’un 1900’lü yıllarına, son padişahın haremi ve Birinci Dünya Savaşı’nın zorlu muharebe alanlarına götürüyor.
Bir kadının gözünden anlatılan bu dönem, sadece tarihî olaylarla değil, aynı zamanda var olma mücadelesi ve güçlenme hikayesiyle de derinleşiyor.
Romanın en vurucu noktalarından biri, yazarın yaşamın geçiciliğine rağmen yazının kalıcılığına duyduğu inanç.
“Fısıldandığında uçar gider hikâyeler ama yazıldığında ölmez gibi geliyor bana…” cümlesinde gizli olan umut ve direniş, kitabın ruhunu yansıtıyor.
Romanın duygusal derinliğini artıran en önemli temalardan biri, yazının ve hikâye anlatmanın ölümsüzlük arzusudur.
Bizleri kendi iç dünyamıza dönüp bakmaya, ilişkilerini sorgulamaya ve belki de kendi "fısıltılarını" dinlemeye teşvik eden bu kitap, bitiminde bizlerde hüzünlü ama aynı zamanda umutlu bir izlenim bırakıyor. İnsan doğasının karmaşıklığına, zaaflarına ve güçlü yönlerine dair düşündürücü bir bakış açısı sunuyor.
Eğer siz de ruhunuzun derinliklerine inmekten hoşlanan, toplumsal gerçeklikleri sorgulayan ve iyi yazılmış bir edebi esere açsanız, bu kitap tam size göre. Kitabı bitirdikten sonra, etrafınızdaki "fısıltıları" daha dikkatli dinlemeye başlayacağınıza eminim.
Peki sizin en derindeki "fısıltınız" ne?
Kitapla Kalın.