Martı Jonathan Livingston
Annesi, “Jon, diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor?” demişti.
Ama Martı Jonathan, “Ben neyi yapıp yapamayacağımı görmek istiyorum,” diye yanıtlamıştı.
Jonathan sınırlarının ötesine geçmek istiyordu. Sıradan, sınırları belli, zavallı bir martı olmak istemiyordu. Doğasına meydan okumak, sürüsü için onursuzluktu; ama o bunu umursamadı. Martılar karanlıkta uçamazdı; çünkü baykuşlarınki gibi gözleri yoktu. Ama Jonathan uçtu.
Sıradanlığı onaylayan martılar gibi değildi Jonathan. Korkularını yenmeli, onların üstüne gitmeliydi. Bir ömrü sadece balık avlayarak, aç kalmamayı hayal ederek geçirmek istemiyordu. O, yaşamak için daha büyük nedenler arıyordu.
Cehaleti kırmak, yeteneklerini kullanarak kendini bulmak ve en önemlisi özgür olabilmek istiyordu. Uçmayı öğrenmekti hedefi; daha yükseğe ve daha alçağa…
Yaşamın gerçek anlamını arayan bir martıydı Jonathan Livingston.
Sürgün edildiğinde onu en çok üzen şey yalnız kalmak değildi. Diğer martıların uçmanın gerçek derinliğine hiçbir zaman varamayacak olmalarıydı. Gözlerini aralayıp ileriye bakmayı reddetmişlerdi. Jonathan, bezginliğin, korkunun ve öfkenin bir martının ömrünü kısalttığını düşünüyordu. Bunlardan uzaklaşmalıydı.
Jonathan uçuyordu. Uçabildiği en son yere kadar sadece uçup durdu. O kadar yükseğe uçmuştu ki sonunda kendi cennetini bulmuştu.
Yaşama amacının mükemmelliği bulmak ve onu açığa çıkarmak olduğunu öğrendi. Cennet sandığı yerin aslında bir yer, bir mekân ya da bir zaman dilimi olmadığını, cennetin öğrenmek ve mükemmellik olduğunu söylemişti ona Chiang.
En iyi hıza ulaştığında, cennete ulaşacaktı. Ve mükemmel hıza ulaşmak, orada olmak demekti.
Mükemmelliği küçümseyenler yavaştır; hiçbir yere varamazlar.
Çünkü düşündüğün en yüksek hızda herhangi bir yere uçabilmek için, daha şimdiden oraya vardığını kabul etmen gerekir.
Jonathan başarmıştı. Ne yaptığını bilen biri, en sonunda başarıya ulaşır.
Peki, sınırlarını aşmaya çabalayan, bir lokma ekmek için tekne etrafında dönmekten sıkılan başka bir martı var mıydı? Uçmanın gerçek anlamını bulmaya çalışanları merak ediyordu. Ve onlar için geri dönecekti. Çünkü onlar cennetten bin mil uzakta olabilirlerdi ama Jonathan, onlara cenneti gösterebileceğine inanıyordu.
Çünkü Jonathan her zaman sınırları aşmayı bilen bir martıydı.
Eğer biri, karadan bin mil ötesini görebileceğini başka birine gösterebiliyorsa, bu kesinlikle Martı Jonathan Livingston olmalıydı.
Yaşadıkları ona, sadece bir tüy ve kemik yığını değil, kusursuz bir uçma ve özgürlük fikriyle donatılmış, hiçbir şeyle sınırlandırılamayacak bir martı olduğunu öğretmişti.
Uçmak, bir yerden bir yere ulaşmak için kanat çırpmaktan çok daha fazlasıydı.
Ve öğütlüyordu Jonathan:
“Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın.”
Zincirleri kırmanın zamanın ilerisinde olmakla ilgisi yoktu. “Belki biz, sadece alışılmışın ilerisindeyiz,” demişti.
Ve eklemişti Martı Jonathan:
“Bir yosun gibi, anlamdan ve neşeden yoksun bir şekilde var olmaktansa, hiç olmamak daha iyidir.”
Jonathan, neyi yapıp yapamayacağını öğrenmişti.
Bembeyaz bir ışık gibi gökyüzünde süzülüp gözden kaybolduğunda, onun hikayesi artık bir efsaneydi.