·236 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Ağustos 2025 00:21 Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanı, okuyucuyu derinden sarsan, duygusal anlamda altüst eden bir finalle son bulur. Öyle bir sondur ki; insan başka konuları konuşmaya çekinir. Şahinde’den başlamak gerekir belki de. İnsan bir inat uğruna harcar mıydı kendi öz evladını rezil kadın?. Umarım o kurşunlardan biri alnının ortasına isabet etmiştir. Muazzez’i sürüklediği durum yalnızca Yusuf’un değil, benim de yüreğimi burktu. İçimi tarifi zor, garip bir his kapladı.
Kendimi Yusuf’un yerine koydukça, hikâyenin etkisi daha da yoğunlaştı. Sonlara doğru, özellikle son 30-40 sayfada artık tek isteğim, kitabın bir an önce bitmesiydi. Bu ızdıraptan kurtulmak istercesine hızlı hızlı okumaya başladım. O diğer meymenetsiz, şeref yoksunu karakterler hakkında konuşmak bile istemiyorum. Ama “Parası olanın namusu da şerefi de tamamdır”diyen bir zihniyetin, toplumun her yanına yayıldığını görmek gerçekten çok acı verici.
Yusuf hakkında ne denilebilir ki? Bu dünyanın insanı değil mi?demeliyiz, yoksa daha on yaşında yediği tokat onu bu dünyadan kopardı mı? Kitapta iki farklı Yusuf vardı: biri çocukken dünyayla bağları kopan, diğeri ise Muazzez’e âşık olduktan sonra hayatı yeniden anlamlandırmaya çalışan bir adam. Bu iki Yusuf’un arasında ince bir çizgi vardı ve bu çizginin adı aşktı. Aşk, Yusuf’u baştanbaşa değiştiren, onu yeni bir hâle büründüren güçlü bir duyguydu.
Sabahattin Ali, 1903 yılında ailesini kaybeden Yusuf’un yaşadığı travmaya karşı gösterdiği tepkisizlikle karakterinin alışılmadık yapısını daha en başta ortaya koyar. Gittiği hiçbir yere ait olamama hissi onunla birlikte sürer gider. Ta ki kendini ait hissettiği kişiyi, yani Muazzez’i bulana kadar. Muazzez, Yusuf’un "ev" dediği yegâne yer hâline gelir. Bu aidiyet duygusu, Yusuf’un soğuk ve mesafeli karakterinde bir yumuşamaya neden olur.
Romanda, aşk, yalnızlık, adaletsizlik, rüşvet, çıkar ilişkileri ve iki yüzlülük gibi hayatımızda fazlasıyla yer etmiş kavramlar güçlü şekilde işlenmiştir. Sabahattin Ali, bu gerçeklikleri okuyucunun yüzüne tokat gibi çarpar. Belki de bu roman, yazarın yaşadığı çağın rezilliklerine bir tepkisiydi.
Romanın finalinde akıllara şu soru düşüyor: Belki de Yusuf’un en son yaptığı şeyi, en başta yapması gerekirdi? diye düşünüyor insan. Ama o zaman da kararmaycak miydi Yusuf’un hayatı? Yine dağlara sürmeyecek miydi atını?
Ali vurulduğunda ya da Muazzez ortaya düştüğünde, insan ister istemez şu soruları soruyor:
Neden insan bu kadar alçaklaşabiliyor? Neden kendi olmadık zevkleri uğruna başkalarının hayatını karartıyor? Bu sorular, romanın sadece bireysel bir trajedi değil, toplumsal bir eleştiri olduğunu da açıkça gösteriyor.
Sonuç olarak, Bu bir aşk hikâyesinden çok daha fazlası. Bu roman, bir insanın sistemle, düzenle, kötülükle, hatta kendi geçmişiyle olan sessiz savaşının trajik bir temsilidir. Yusuf’un yaşamı, bize sadece bireysel bir acıyı değil, toplumun çürümüşlüğünü de gösterir. Sabahattin Ali, karakterler üzerinden bir dönemin sosyolojik yapısını, insan psikolojisini ve toplumsal yozlaşmayı etkileyici bir dille ortaya koyup tepkisini dile getiriyor.