“İnsan nelere katlanır!” anlamına gelen başlığı taşıyan bu eser, 1920 doğumlu yazarın 1940 yılından itibaren bir piyade tümeninde subay olarak görev yaptığı yıllarda yaşadıklarından yola çıkarak kaleme alınmıştır. 1943 yılında artık “başarılı geri çekilmeler” yaparak ön plana çıkan Wehrmacht’ın bir birliğinin Kırım yarımadası Kerç Boğazı’nın doğu tarafındaki Taman yarımadasında yaptığı savunma mücadelesinden yola çıkarak savaşın anlamsızlığını anlatır. Yazar 2. Dünya Savaşı boyunca Doğu Cephesi’nde 101. Piyade Tümeni’nde (%700 kayıp veren!) Jaeger Division) savaştı ve beş defa yaralandı. Savaştan sonra 1950-52 yılları arasında yazdığı ilk romanı “İn einem Schloss zu wohnen” (Bir Villada oturmak) ancak 1976 yılında basıldı. İkinci romanı olan bu eseri bir yıl sora İngiltere’de, 2 yıl sonra A.B.D.’ de yayınlandı. Yaklaşık 20 dile çevrilen bu eseri sonrasında farklı tarzda romanlar yazdı. 1950’ler ve 1960’lar için, seks, Neonaziler ve eşcinsellik gibi o dönem için tabu olan konuları irdeledi.
Bunu anlatan çok sayıda roman, hikâye ve öykü olmasına rağmen Willi Heinrich’in eserini bu kadar ünlü yapan bence kurgu, sunum ve tarzıdır. Filmin başındaki “Haenschen klein (küçük tavşan)” isimli çocuk şarkısı savaşı acımasızlığı ile çok güzel bir zıtlık oluşturduğu gibi, 19. yüzyılın başında gelişmeye başlayan Alman burjuvasını temsil eden kültürel öğelerden biri olduğu için, onlara atılmış çok anlamlı bir taştır. Romanın başkahramanı tecrübeli astsubay / onbaşı Steiner 1977 yılında Sam Peckinpah’ın yönettiği filmde Steiner rolünü James Coburn, Prusya kökenli Yüzbaşı Stransky rolünü de Maximilian Schell oynamıştı. Filme o dönem için beklenenden fazla başarı getiren özelliği, Alman askerlerinin de “insani bir tarafı” olduğunu anlatmaya çalışmasıydı. Ayrıca o güne kadar pek görülmeyen Horst Wessel Marşı ki Nazi hareketi içinde ayrı bir yeri vardır ve Nazi çocuk şarkılarıyla açılır. Ama bence, Prusya kökenli subayları “şeytanlaştırma” gibi bir hataya düşüyor. Bu açıdan senaryonun ve filmin subaylara yaklaşımı bir noktadan sonra çok acımasız olduğunu düşünüyorum. Şiddet olgusunu gerçekçi bir biçimde, bundan kastımız rahatsız edici (o dönem için!), bir tarzda ekrana yansıtan yönetmenin de doğal olarak kendi yorumunu kattığını da unutmayalım.
Bilen ve sinema ile ilgilenen arkadaşlar için kısa bir not: 2 yıl sonra çekilen “Breakthrough / Yarma” bazı dillerde “Steiner- Demirhaç” başlıklı devam filmi olduğu iddia edilen filmin yazar bu kitabın konusu ile bir alakası yoktur. Richard Burton ve Rod Steiger’in başrolü oynadığı bu film ilk film ile karşılaştırılacak bir düzeyde değildir; ama savaş filmi meraklılarına tavsiye ederim.
Her iki tarafa da (tipik iyi ve kötü yok), ne ahlaki ders verir, ne de suçlar. Bunun yerine, bir savaşın olağan gaddarlıklarını yapay bir şekilde şişirmeden bir romana daha iyi sığdıramayacak şekilde anlatır. Bu açıdan Sven Hassel romanlarından ki anlatım tarzından büyük oranda ayrılır. Hassel, Kara mizaha yaklaşan bir karamsarlık ile hem suçlar, hem de savaş betimlemelerinde bazen aşırıya kaçar.
Bu kitap gerçekten herkesi ilgilendiriyor çünkü yazar savaşın kirli gerçekliğini tüm acımasızlığıyla çok otantik bir şekilde anlatıyor. 608 sayfalık romanı dilimize kazandıran Tomris Uyar hakkında bir mütercim olarak yorum yağmaya gerek yoktur. Aradan geçen 50 yıla hala sahaflarda oldukça iyi kondisyonda örneklere rastlanması da baskı kalitesi hakkında bize bir fikri verir. O dönemde tercih edilmeye devam edilen “cep kitabı” formatında basılan kitap çok uygun fiyatlarla temin edilebilmektedir.