okumayi dusunuyorsaniz iptal edin dostlar
6/10
·114 syf.··
2025 236. kitabı
Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâyesi, ilk bakışta naif bir aşk ve yolculuk hikâyesi gibi duruyor. Ama satırların altına baktığında, karşına Türkiye’nin toplumsal yapısına, adalet arayışına ve sınıf çatışmalarına dair güçlü imgeler çıkıyor. Kutlu bunu bilerek mi yaptı, yoksa bu, halkın içinden bir karakteri yazarken ister istemez sızan gerçekler mi? Orası muallak. Ama hikâye, sade anlatımının altında epey dolu. Romanın merkezinde, ismini asla öğrenemediğimiz bir “baba figürü” var. Solcu, onurlu, kendi adaletini kendi kurmaya çalışan bir adam. Eline silah almıyor ama her yerde haksızlığa kafa tutuyor. Bugün “komünist” dese bazıları, ama Kutlu onu daha çok “dürüst Anadolu delikanlısı” olarak sunuyor. Yani politik kimliği törpülenmiş bir halk kahramanı gibi. Bu da yazarın muhafazakâr perspektifini ele verir bir detay bence. Ama kitabın politik derinliği, yazarın tercihiyle sınırlanıyor. Solcu bir karakter var ama ne bir örgüt ne net bir ideoloji var ortada. Sanki her şey “bireysel onur”la çözülecekmiş gibi… Halbuki 1950’lerden 70’lere kadar geçen dönem, Türkiye’de sınıf mücadelesinin ve siyasi kamplaşmaların en yoğun yaşandığı zamanlar. Bu gerçekler kitapta yok denecek kadar silik. Bu da Kutlu’nun bilinçli bir tercihi gibi görünüyor: Sistemi eleştiriyor ama onu devirecek bir kolektif bilinçten kaçıyor. Yani eleştirel ama asla devrimci değil. Kitap boyunca asıl derdi neydi, ne anlatmak istedi, neyi eleştirdi, neyi savundu? Açıkçası cevaplar oldukça flu. Dil sade, evet. Ama yer yer fazlasıyla duygusal ve romantize edilmiş. Bu da anlatının bazı yerlerinde hikâyeyi gerçeklikten koparıyor. Baba figürü o kadar idealize edilmiş ki, yer yer karikatürleşiyor. İyilik timsali, asla pes etmeyen, her koşulda haklı ve doğru olan bir adam… Bu kadar “düz” bir karakterin derinleşmesi zor. O yüzden okuyucu olarak arada bağlantı kurmakta zorlandım. Ama gel gör ki, ortada aslında çok kıymetli bir çekirdek fikir var: Evet, baba karakteri sistem dışı, düzenle çatışan, adaleti kendi bildiğince arayan biri. Biraz solcu, biraz romantik, biraz Don Kişot. Tam da bu yönüyle ilginçleşiyor. Çünkü halktan yana bir tavrı var. Ancak bu karakterin bu “komün” damarı da yazarın bilinçli törpülemeleriyle fazlasıyla zararsız hâle getirilmiş. Hani tam “devletle derdi var mı bu adamın?” diye düşünüyorsun, hop, konuyu aşka, çocuğa ya da taşrada yaşamanın melankolisine bağlıyor. Kitabın içindeki potansiyel devrim kıvılcımı her seferinde üzerine su dökülerek söndürülmüş. Daha çok, “halk çocukları mazlum ama vakur olur” kitabı bu. Gerçek bir isyan yok. Sadece sessiz bir mağduriyet ve sonsuz bir sabır öneriliyor. Bana sorarsanız bu da epey politik bir tercih. İtirafla devam ediyim Bu kitabı aslında okul döneminde okuyacaktım. Okumalıydım da. Sınav vardı, hoca soracaktı, ama ne yaptım? Gittim arkadaşlardan özet yazdırdım, birkaç cümle de ben ekledim, sonra filmi izledim. Hatta hocamız izletmeden önce gidip kendim izledim. Ön hazırlık gibi düşündüm. Ama sonra bir boşluk anında, “hadi artık okuyayım şu meşhur kitabı” dedim. Ve ne oldu biliyor musunuz? Sonunu bildiğim hâlde daha da boş geldi. Çünkü zaten kitap baştan sona boşmuş. Evet söyledim. Beni linçlemeyin ama Uzun Hikâye, edebiyat okurlarının abarttığı kadar bile değil. Hatta bazı yerlerde ciddi ciddi “niye yazılmış bu kitap?” diye sordum. Yazım dili bana hiç hitap etmedi. Fazla sade değil, fazla steril. Karakterler de alışa gelmişin tam ortası: ne derinlik var ne şaşırtan bir yönleri. “İyi baba, mağdur anne, naif çocuk, kötü sistem” kalıbı harfiyen uygulanmış. İnsanın içine işlemiyor, yüzeyde kalıyor her şey. Tek ilgimi çeken şey, babanın halktan yana duruşuydu. Bir tık solcu havası var gibiydi ama o da yazarın elinde epey yontulmuş. Ne tam politik, ne tam isyankâr… sadece “iyi insan” olmakla yetinen, düzenle kavgası eksik bir karakter olmuş. Sanki sistem eleştirisi yapmak istiyor ama yapamıyor, çünkü ya cesaret yetmemiş ya da niyet yokmuş. Bilemiyorum. Ayrıca söylemeden edemem: Kitapta duygu varmış gibi yapılıyor ama bana hiçbir duygu geçmedi. O tren yolculukları, taşra kasabaları, babanın başı dik yürüyüşü… hepsi karton gibi. Filmde en azından oyunculuklar biraz kurtarıyordu, kitapta her şey daha donuk. Sonunu bilerek okumak zaten heves kırıcıydı, ama yazım tarzı da o sonu hak ettirecek kadar güçlü değildi. (İçimi döktüm edebiyat hocamı engelleybilirim)
1000Kitap
Uzun HikâyeMustafa Kutlu · Dergâh Yayınları · 202345,5bin okunma
·
194 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
senın edebıyat hocan cok ıknok amk
sara
Gönderi Sahibi
o kadindan nefret ediyorum