‘Mükemmel aşk öyküsü’ beklentisiyle başladım Cemile’ye. Ancak sayfalar ilerledikçe karşıma çıkan şey, bir aşk hikâyesinden ziyade; savaş ve yokluk zamanlarında, en küçük bir duygu kıpırtısının 'aşk' sanılmasını anlatan bir derinlikti.
Cemile, savaşın yıktığı coğrafyada kendi iç çatışmasını yaşar. Cephede olan kocasına rağmen, içinde büyüttüğü bir başka duygunun peşinden gitmeye karar verir. Bu kararda, yaşadığı toplumun örfünü, kendi benliğini, ahlaki sınırlamaları ikinci plana atışı, benim için sorgulanması gereken bir yön barındırır.
Yine de metnin anlatımı, Aytmatov’un usta kalemiyle örülmüştür. Betimlemeler olağanüstü; doğa, insan ve duygu iç içe geçmiş bir şekilde akmaktadır. Bu sebeple edebi anlamda okuruna büyük bir haz verir. Hikâyenin akıcılığı ve dili, Aytmatov’un anlatım gücünü tartışmasız bir şekilde ortaya koyar.
Ancak kişisel okumamda Cemile’nin yaşadıkları, bendeki 'aşk' tanımıyla tam olarak örtüşmedi. Ben daha çok, içinde bulunduğu koşulların, karakterlerin duygularını nasıl biçimlendirdiğine ve bir varlık kırıntısının nasıl ‘aşka’ dönüştüğüne tanıklık ettim.
Sonuç olarak, Cemile benim için bir aşk hikâyesinden ziyade, savaşın ve yoksulluğun insan ruhunda açtığı boşlukların nasıl dolmaya çalışıldığını anlatan sosyo-psikolojik bir anlatıdır.