Władysław Szpilman’ın Piyanist adlı eseri, 1939-1945 yılları arasında insanlığın tanık olduğu en karanlık dönemlerden birini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu yıllar, yalnızca milyonlarca Yahudi’nin değil, pek çok partizanın da hayatına mal oldu. Hayatta kalabilenler ise, sevdiklerini kaybetmenin derin yarasıyla, ömür boyu sürecek bir sessiz acıyı taşımak zorunda kaldılar. Böylesi bir travmanın yalnızca yaşayanların değil, onlardan sonra gelen çocukların, torunların da ruhuna işlediğini düşünüyorum. Çünkü böyle hikâyeler, evlerin içinde fısıltıyla anlatılır; toplama kamplarının soğuk duvarları, diri diri fırınlanan insanların çığlıkları, üzerinde deney yapılan masum bedenlerin sessiz feryadı, kuşaktan kuşağa aktarılır.
İnsan, böyle bir felaketi duyduğunda ya da yaşadığında, bunun bir daha tekrarlanmaması için tüm gücüyle çabalaması gerektiğini sanır. Oysa bugün Filistin’de yaşanan zulüm, bu dersin alınmadığını acı bir şekilde hatırlatıyor. Elbette, o dönemin acısını yaşayan insanları yargılamak değil niyetim; çünkü “acı, en çok onu yaşayanın dilinden anlaşılır.” Ancak sonraki nesiller, bu acıyı birebir yaşamamış olsalar bile, hafızalarında ve vicdanlarında taşımaları gerekmez miydi?
İnsanlık, kendi yaralarından ders çıkaramadığında, başkalarının canını yakmaya devam eder. Ve ne yazık ki, tarihin bu acı döngüsü hâlâ kırılmamış görünüyor.
Hâlâ Yahudi soykırımı üzerine kitaplar, filmler, belgeseller yapılıyor. Bu, belki de atalarının acısının hafızalarda kalması içindir… Ama insanın aklına şu soru da geliyor: “Bu büyük trajedi, zamanla bir tür çıkar kapısına mı dönüştü? Okuyanı ve izleyeni derinden sarsan bu hikâyeler, nasıl olur da bugün başka bir soykırımın yapılmasına sessiz kalınmasına engel olamaz? Yoksa halk, olan bitene razı olduğu için değil, korkularından dolayı mı susuyor?”
Tarih, kendini tekrar ediyor. İnsanlık, kendi yarasından ders almadığında, başka yaralar açmaya devam ediyor. Ve ne yazık ki, bu döngü hâlâ kırılmamış görünüyor.