Fyodor DostoyevskiSuç ve Ceza Dikkat! Ciddi spoiler içeriyor^^
Daha önceden fazlaca duymuş olduğumuz, hatta birçoğumuzun kütüphanesinde bulunan bir eser olmasına karşın, ağır olarak nitelendirdiğimiz, bu nedenle de elimizin uzanmadığı bir kitap Suç ve Ceza. Ama kabul edin hepimiz okumak isteyerek baktık bu esere (en azından okumaya aç olanlarımız olarak diye genelleyebilirim). Ben bu şerefe 24 yaşımda nail oldum, iyi ki de öyle oldu. Eğer biraz daha erken okusaymışım, az buçuk da felsefeye giriş yapmamış olsaydım böylesine keyif alamazdım bu eserden.
Raskolnikov Hukuk okuyan yoksul bir üniversite öğrencisi olarak geçiyor eserde, maddi problemleri nedeniyle öğrenimine ara vermek zorunda kalıyor. Aslında kendisi açık açık kabul etmese de dünya düzeniyle bir kavgası var onun, yaşam mücadelesi ve önemli olma isteğini de ona yoruyorum. İkiye ayırıyor insanları o; toplumsal düzene ayak uydurmak yani boğun eğmek için dünyaya gelenler ve yeni bir düzen kurmak üzere (dünyayı daha da iyileştirmeye yönelik olan ülkülerine dayanarak) kan dökmeyi meşru görenler. Kendisini ikinci kısımda görmek ve düzeni değiştirenlerden olmak istese de, suçun ağırlığını kaldırabilir mi, buna gücü yeter mi onu bilemiyor. Bence o yüzden karar veriyor katil olmaya. Yani bu bir deney onun için aynı zamanda. Ona göre herkesin verebileceği bir karar değil bu (kesinlikle bu konuda yanılmıyor). Ve katil oluyor. Kitapta çok kez ' bit miyim insan mı?' sorusunu görüyoruz. Yine benim fikrimce, işlediği bu suçtan ve çektiği vicdan azabından dolayı anlıyor insan olduğunu. Oysa öldürdüğü kişinin dünyaya hiçbir yararının olmadığına kanaat getirmiş birisi çoktan, ona vicdan yaptıran şey ise bilinci. Bilinç arttıkça daha da duyarlılaşıyor insan çünkü. İşte bu yüzden herkes gibi değil o, herkesin gördüğü gibi de görmüyor insanları. Sorguluyor, insanların yaşam mücadelesini merak ediyor ve ona saygı duyuyor. Ondandır ki sarhoş babasının sorumluluklarını üstlenerek, üvey annesi ve üvey kardeşlerine bakmak için bedenini satacak kadar cömertleşen Sonya'ya derin bir saygı besliyor. Onun önüne eğiliyor ve ayaklarını öpüyor. Sonya "ben önünde eğilinecek insan mıyım?" diye sorduğunda, "Ben senin değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim," diyerek cevaplıyor. Beni çok etkileyen kısımların biri budur, incelememi yazarken de hala gözlerim doluyor (itiraf). Zaten kitabı okuduğum bu üç gün içerisinde Raskolnikov'un çektiği acılardan bağımsız hayata devam etmek olanaksızdı benim için. Kalbim sıkışıyor, değer miydi diyorum. Bir müddet sonra işlediği suçtan ötürü kendinden öylesine nefret ediyor ki sevgi neydi onu unutuyor... Annesine, biricik kız kardeşine yabancılaşıyor. Mutlu olmayı unutuyor Raskolnikov. Kendisinden ve dünyadan nefret etmeyi göze alarak işlese de bu cinayeti, nihayetinde bunun bedelini akıl sağlığı ile ödediğini görüyoruz. Aslında insanları birinciler ve ikinciler diye ayırsa da, bana kalırsa ikisine de sığamıyor. Çareyi yine kendisi gibi çok mutsuz olan, hayatını üvey annesi ve üvey kardeşleri için harcamış olan Sonya'da buluyor. Sanırım hayatta bizim panzehrimiz de acılarımızı, hüznümüzü, mutluluğumuzu anlayabilecek biri olması ya da böyle biri olacağına dair inancımız. Daha da iddialı konuşmam gerekirse çoğu zaman bizi ayakta tutan şey de bu inanç olabilir. Raskolnikov kendisini bu zehirden kurtaracak panzehiri bu sebeplerden Sonya 'da buluyor, zaten Sonya'yı ilk görüşünde anlıyor panzehirin onda olduğunu. Cinayetini ilk kez Sonya'ya itiraf ettiğinde, Soneçka'nın ona sarılıp "sen şimdi nasıl da acı çekiyorsundur" diyerek onu bağrına basmak istemesi de, her iki karakterin acıya duyduğu saygıyı ve acının insan yaşamını ne denli ölçüde cehenneme çevirdiğini bildiklerini gösteriyor. Raskolnikov ne kadar Tanrıya inanmadığını iddia etse de, onların karşılaşmaları tamamen Tanrısal olarak ilerliyor ve kitabın sonunda bunu istemeye istemeye kabul ediyor Raskolnikov (öznel görüşüm bu yöndedir). Kitaba dair beni etkileyen diğer şey ise Dostoyevski'nin iyi bir sosyolog olmasının yanında, her karakterin psikolojik analizlerini derinlemesine incelemiş ve bu analizlerini kitapta bizim de anlayabilmemiz için açıkça ifade edebilmiş olmasıdır. Her karakterin oldukça derin özellikleri olması ve hepsi ile kendi içinde derinden bir empati kurabilmiş olması -tamamen öznel bir değerlendirme ile- olağanüstü bir yetenek olmadan imkansız. Özellikle namusun kutsallığı ve onurun insanlık için önemine romanında çokça kez vurgu yapan Dostoyevski' nin karakter kurgularında benim dikkatimi özellikle çeken bir kişi de Lujin karakteri. Raskolnikov'un kız kardeşi Dunya'nın nişanlısı olan Lujin karakteri, eserde, narsistik özellikler barındıran ve bunları kullanabilmek için kendine maddi hedefler koymuş bir adam olarak geçmekte. Aslında kendinden kat kat daha asil, aynı zamanda eğitimli, güzel fakat 'yoksul' bir kadınla evlenmek isteyen Lujin, bu özellikleri hatta fazlasını Dunya'da buluyor. (ki bu özelliklere sahip olması Duneçka'yı onun gözünde vazgeçilmez kılıyor)Hayal ettiği bu kadının, onu kurtarıcısı olarak görmesini ve hayat boyu ona minnet, itaat ve hayranlık beslemesini isteyerek, narsistik özellikleri olduğunu kanıtlıyor bence.
Sonuç olarak doğru zamanda ve doğru yaşta okuduğumu düşündüğüm bu eseri incelemek için sayfalar yetmez, fakat şimdilik sona gelmiş bulunuyoruz. Böyle bir eseri edebiyat dünyasına kazandırdığı için yazara derinden bir saygı duymakla beraber, en favorilerim arasında yerini aldığı için de çok mutluyum. Hala şans vermediyseniz umarım şans verirsiniz. Ve umarım en az benim kadar beğenir, hatta kitabı okurken ara ara kapatıp, halı desenlerini izlemeye dalar yahut evi birkaç kez dolaşıp tekrar okumaya dönme heyecanını yaşayabilirsiniz.^^