Kitabı yeni bitirdim ve hissettiklerim beni hemen Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel’ine götürdü.
Her iki kitapta da geniş bir tarih arka planı var; büyük siyasi değişimler, savaşlar, yoksulluk… Ama asıl vurucu olan, tüm bu fırtınaların içinde tek bir insanın hayatına ve iç dünyasına odaklanmaları. Yaşamak’ta Fugui’nin başına gelen felaketler — savaş, sevdiklerinin ölümü, yoksulluk — bana bozkırın ortasında yalnız kalan Yedigei’nin hikâyesindeki o çaresizliği ve yalnızlığı hatırlattı.
Yu Hua’nın sade dili, duyguyu boğmadan, aksine daha da yoğun hissettiriyor. Fugui’nin “her şeye rağmen” yaşamaya devam edişi, bana Aytmatov’un karakterlerinin köklerine, toprağına bağlı o inatçı direncini hatırlattı. Her ikisinde de umut değil, kabullenmiş bir dayanıklılık var.
Kitabı kapattığımda içimde garip bir boşluk ve özlem kaldı. Belki de bu yüzden, şu sıralar Gün Olur Asra Bedel’i tekrar okumayı özlüyorum. İkisi de bitince, insana hayatın bütün acılarına rağmen hâlâ yürümek gerektiğini fısıldıyor.