Nazan Bekiroğlu, kalemi kendine has, sesini hiçbir başka yazara benzetemeyeceğiniz bir isim. Onunla ilk tanıştığımda, yüklemsiz cümlelerin nasıl bu kadar güçlü bir anlatıya dönüşebildiğine hayret etmiştim. İsimle Ateş Arasında, okuduğum üçüncü kitabı… Ve edebi tat, yine aynı: derin, dokunaklı ve incelikli.
Elbette, Bekiroğlu’nun diline alışık olmayan okur için, sayfaların arasına girmek ilk başta zor olabilir. Konular, birbirinden bağımsız hikâyeler gibi görünür; kurgunun ipleri, zaman zaman kopmuş hissi verir. Fakat bu, yazarın bilinçli tercihidir. O, devrik cümlelerin kıvrımlarında meramını ustalıkla anlatır; hikâyeyi dümdüz bir yoldan değil, dönemeçli patikalardan yürütür.
Kitabın anlatıcısı bir yeniçeri kâtibi… “İsmi olan her şeyin bir hikâyesi vardır” diyen bir sesle konuşur. Osmanlı’nın en gözde askeri ocağına, Yeniçeriliğe, hem bir tanıklık hem bir ağıt yakar. Ocağın kuruluşundaki ihtişamı, padişaha duyulan sadakati, savaş meydanındaki kahramanlığı ve nihayet bozulmanın gölgelerini… Hikâye hikâye, isim isim, kader kader anlatır.
Bir gün eline geçen ocak defterinin bir hazine olduğunu fark eder. Defterdeki her isim, kendi hikâyesini fısıldar. Nezuka ile Mansur’un öyküleri, başlangıçla sonun, sebep ile sonucun karşı kıyılarında durur. Ve okur, bütün bu dağınık hikâyelerin ardında tek bir hakikati duyar: Her ismin ardında tek bir İsim vardır.
Bölümler arasında padişahların kendi ağızlarından aktarılan sözler yer alır; böylece roman, tarihle edebiyatın buluştuğu bir köprüye dönüşür. Bekiroğlu, Yeniçeri Ocağı’nı sadece bir askeri kurum olarak değil, zamanın akışı içinde yükselen ve çöken bir medeniyet metaforu olarak ele alır.