Akhilleus’un Şarkısı'nın aksine Kirke hakkında o kadar fazla bilgim yoktu. Tek bildiğim bir adada yaşadığı ve Odysseus'un mürettebatını domuza çevirip Odysseus onu tehdit edince onları geri dönüştürdüğü ve sonra Odysseus'a yardım ettiğiydi. Meğer bundan çok daha fazlası varmış.
Ana karakterimiz Kirke, güneşin tanrısı Helios'un çocuklarından biridir. Ailesi onu çocukluğundan beri hiç sevmemiş ve hor görmüşlerdir çünkü babasının o süper havalı güçlerinden hiçbirine sahip değildir. Ama başka bir gücü vardır: Büyü. Kitabın arkasında yazdığı gibi ilk büyüsünü aşkından yapmıştır ancak büyüleri, ileride bir adaya sürgün edilmesine sebep olacak kadar tehlikelidir de. Kitap boyunca da biz Kirke'nin sürgün öncesi hayatını ve sürgündeyken yaşadığı maceraları okuyoruz.
Yazım dilinin, yazarın Akhilleus’un Şarkısı'daki dilinden pek bir farkı yok. Yine bolca betimleme, yine arada sırada garip cümleler. Ancak nedense bu kitabı okurken Akhilleus’un Şarkısı'dan daha fazla sıkıldım. Özellikle büyüyü nasıl yaptığıyla ilgili detaylara girdiği kısımlar, tüm o bitki adları beni sıkıntıdan boğdu. (Botanik en sevdiğim bilim dalı değildir de).
Karakterlerden sevdiklerim Telegonos, Daidalus, Penelope, Prometheus -Yunan mitolojisinde en sevdiğim tanrılardandır- ve Ariadne oldu. Ariadne bu kitaptaki en trajik karakter olabilir, o sonu kesinlikle hak etmedi. :(
Arada kaldıklarım Kirke ve Telemakhos.
Nedenlerini kısaca açıklayayım: Kirke, adasına gelen adamları hepsinin niyetleri kötü olmasa bile domuza çevirdiği için. Tamam, her zaman niyetlerini bilemez ama yine de. Artı olarak Odysseus adasına geldiği zaman ondan istediği şey, Odysseus EVLİ olduğu halde ki evli olduğunu istemeden önce öğrendi. Sürgün edilme sebebini de unutmayalım, daha sonradan pişman olmuş olsa dahi. Bunun dışında yaptığı güzel şeyler de var ve sayıları az değil, o yüzden kendisini ne sevdim ne sevmedim. Telemakhos da babasının hizmetçi kızlarla ilgili emrini yerine getirdiği için. Farkındayım, başka seçeneği yoktu ve en başında yapmak istememişti ancak bana kalırsa onları bir şekilde kurtarabilirdi. Ne bileyim, onları bir adada ölüme terk edeceğin söyleyip gemiyle uzak diyarlara götürebilirdi ve babasının haberi dahi olmazdı belki de. Tabii bu sadece benim düşüncem.
En sevmediğim karakter sanırım Odysseus. Aslında kitabı okuduktan sonra Odysseus’u sevmemeye başladım. Gerekçem ise -minik sürprizkaçıran- Penelope'nin taliplilerinin yanında onlarla GÖNÜLSÜZCE birlikte olan hizmetçi kızların da öldürülmesini emretmesi, o kızların taliplilerle İSTEMEDEN yattıklarını bilmesine rağmen. Hadi diyelim isteyerek yaptılar, bir insan hakkında bu sebepten ölüm kararı çıkarılır mı?
Bunun dışında aşırı nefret etmediğim ama gene de gıcık olduğum/ pek sevmediğim karakterler var: Aietes dışında Kirke'nin ailesi ayrıca Jason/İason (nedeninden aşağıda bahsedeceğim).
Bu kadar karakter gömme yeterli, şimdi sırada kitabın sevdiğim ve sevmediğim yönleri var. Yazım dilinden zaten yukarıda bahsettim, konusu da bana göre iyi.
Kitapta iki tane rahatsız olduğum sahne vardı. Detay vermemeye çalışacağım çünkü harbiden rahatsız edici. Biri, Minotor'un doğum sahnesi. Daha spesifik olmam gerekirse, Minotor'un doğmadan önce bir canavar olduğunu anladıkları sahne. İkincisi de Kirke'nin Telegonos sıradan bir çocuk mu değil mi diye kontrol ettiği sahne. Gerek var mıydı gerçekten? Düşüncesi bile huzursuz etti beni.
Ben açıkçası Perses'le ilgili daha fazla şey okumak isterdim. Kirke'nin diğer iki kardeşiyle ilgili olaylar var: Pasiphae, Minotor'un doğumuna Kirke'yi çağırmıştı, Aietes de Medea/Medeia'yı ararken Kirke'nin adasına uğramıştı ama Perses evinden ayrıldıktan sonra hakkında tek öğrendiklerimiz ölüleri dirilttiği ve Aietes'le yakınlaştığı. Mesela Pasiphae, Kirke'ye sayfa 151'de Perses'i hiç tanımadığını, onu memnun etmek için neler yaptığından bihaber olduğunu söylüyor. Yazar, bu konunun üzerinde biraz daha dursaydı keşke.
Kitap hakkında en sevdiğim şeylerden biri Kirke'nin Girit'te kaldığı bölümler. Hem Pasiphae'nin gerçek yüzünü görüyoruz hem de Kirke ve Daidalus'un arkadaşlığını okuyoruz. Bildiğim kadarıyla Kirke hakkında böyle bir hikaye yok, bence Kirke'ye yapılan en güzel eklemelerden biri bu öykü, çok net. Baktığınız zaman Kirke ve Daidalus'un, en azından bu kitap için, çok ortak noktaları var: İkisi de
yaptıkları bir şey yüzünden yaşadıkları yerden sürgün edilmişler ve ikisinin de suçlarının ardındaki neden kıskançlık, ikisi de bir yerde sıkışıp kalmış, ikisi de bir alanda oldukça yetenekli, ikisi de yaptıklarından pişman ve hatalarını geri almak istiyorlar. Daidalus'un hatasına da değinilseydi güzel olurdu. Daidalus, yeğeninin başarılarını kıskanıyor ve onu bir akropolisten aşağı atarak öldürüyor. Kirke'ye bundan bahsedebilirdi ve Kirke’ye bu yönden de bağ kurabilirdi.
Sevdiğim bir diğer şey kitabın tanrılarla ilgili bize sunduğu bakış açısıydı. 12 Olimposlu tanrının 12'sinden de hazzetmeyen birisi olarak ben bile bu açıdan hiç düşünmemiştim. Tanrıların, canavarları neden hemen yok etmediği ile ilgiliydi. Kitap, insanlar onlara daha çok dua etsin diye olduğunu söylüyordu ve bu bana AŞIRI mantıklı geldi. %100 bu yüzdendir. Bugüne kadar nasıl bunu düşünememişim diyorum hala. Ayrıca Yunan mitolojisindeki "kahramanların" psikolojisini de iyi yansıtmıştı. Bir sahnede Kirke, Jason’a bir numara çevirdiğini söylüyor, Altın Post'u kendi başına değil de yardımla aldığına gönderme. Jason sinirleniyor ama Medea, Jason’ın hiçbir yardımı kabul etmediğini söyleyince yumuşuyor, onunla olabilmek için yalvaran prenses hikayesi daha çok hoşuna gidiyor çünkü (sayfa: 171). Adam Medea olmasa bırak Aiaie'ye varmayı, Kolhis'ten sağ çıkamazdı, bunun kendisi de farkında ama yine de kendi kendine hayal kuruyor. Klasik Yunan mitolojisi "kahramanı".
Kirke ve Telemakhos'un denize açıldığı sahne de çok iyiydi. Ve o son…MÜKEMMELDİ. Çok güzel düşünülmüştü, Kirke'nin karakterine de uygundu.
Sonuç olarak, kitap fena değil. Yazım dili sizi biraz sıkabilir sadece. Kirke'yi merak ediyorsanız ve o iki rahatsız olduğum sahneden dolayı 18 yaşından büyükseniz (tavsiyemdir) okuyabilirsiniz.