Leonid Andreyev
Bu inceleme ciddi bir akademik tahlil değildir. Bazı kesimlerde şahsi düşüncelerim bulunmaktadır. Kitabı okuyun ve incelemenizi yapmadan önce kendi kanılarınıza varın.
Büyük harfle Kızıl Kahkaha, kitabın ismini ifade eder. Küçük harfle kızıl kahkaha ise kitapta bahsedilen olguyu ifade eder.
Incendies filmi ve Kızıl Kahkaha için spoiler içerir.
(Alakasız ancak Abuseken'nin "God, Plase Kill Me, A Monster" şarkısını dinledim bir kısımını yazarken.)
----
Savaşın dehşetine dair izlediğim en ağır filmler Çanakkale 1915 isimli, çocukluğumdan kalma, pek vatansever duygularla yapılmış bir film ve Incendies isimli Kanada yapımı bir filmdi. Ablam diziyi pür dikkat izlerken bense yatağımda telefonumla oynuyordum ve ara ara bir bağırışıma olunca ekrana bakıyordum.
Sahnelerinden birinde bir kadın otobüste seyahat ederken, bir grup terörist otobüsü durduruyor, dışında yaşlı bir amca ile tartışıyor ve herkesin önünce amcayı vuruyor, sonra otobüsü kurşunlayıp yakıyor. Yakmadan önce içeridekileri kolaçan ederken, ana karakter kadın, Müslüman bir kadının kızını kucağına alıp boynundaki haç kolyesini göstererek “Ben Hristiyanım” diye bağırıyor. Sonrasında ikisini içeriden çıkıp otobüsü yakarak ortamdan uzaklaşıyorlardı. Ama çocuk yanan annesinin cesedine doğru koşunca, çocuğu da başının arkasından vuruyorlardı.
Bunu neden anlattım? Geleceğiz. Çünkü bu sahneden sonra Twitter hesabımda gezinirken, HTŞ mensuplarının Süveyda’da bir hastaneyi basıp güvenlik kameraları önünde bir doktoru başından vurduklarını gösteren bir videoyu izledim. Bu video beni ilk başta şok etti ama sonra nedendir bilmem, anında sakinleştim. Ölmüş doktoru ayağından tutup sürüklediler ve adamdan kalan tek şey başının arkasından süzülen kıpkırmızı kandı. Hala gerçek olduğuna beynim nedense inanmak istemiyor. Ama bu video da bir şekilde kafamda yerini aldı ve ben saçma sapan bir video oyunu karakterinin fotoğraflarına bakarken geriye karıştı, gitti. Ama asla kaybolmadı. Yeni Suriye hükumeti geldiğinden beri ülke içinde mezhep savaşları süregelmekte ve en son Dürzi üniversite öğrencileri yurtlarını alelacele terk etmişlerdi. Bu olaya dair gördüğüm ikinci video oldu.
Sonra bu kitabı okumaya başladım her zamanki gibi “Savaş=kötü” temalı bir kitap olmasını bekleyerek. Ama ikinci ana karakterini erkek kardeşi ile konuşurkenki bir lafı dikkatimi çekti.
“(…) Ama işte zaman geçiyor ve tüm bu ölümlere, acılara ve kana alışmaya başlıyorum; gündelik hayatta da daha duyarsız, daha tepkisiz olduğumu ve yalnızca en kuvvetli itkilere cevap verebildiğimi hissediyorum, ama savaş gerçeğinin kendisine alışamıyorum, esasen akılsızca olan bu şeyi anlamayı ve açıklamayı aklım reddediyor. Bir milyon insan bir yerde toplanıp edimlerine haklılık kazandırmaya çalışarak birbirini öldürüyor ve hepsi eşit derecede hasta ve hepsi eşit derecede mutsuz. Delilik değil de nedir bu?” (syf. 38)
Bu bölümden sonra kitabın 1904 yılında yazılmış olduğunu hatırladım. Ve oturduğum yerde saygı ile dikeldim. Basit bir düşünce. Ancak 100 seneden evvel böyle bir daraltının insanlar içinde olabileceğini tamamen unutmuşum. Kendimden utandım ve daha dikkatli bir şekilde okumak üzere eski sayfalara geri döndüm.
Dürüst olmak gerekirse, kitap (belki orijinaline sadık kalınması için bu şekilde çevrilmiştir, sonraki söyleyeceklerim de bu varsayım altında olacaktır) çok fazla devrik cümleden oluştuğu için yer yer neyin özne neyin yüklem olduğunu karıştırdım, ama elimdeki pembe fosforlu kalemim ve bu kitap pek yarın arkadaş olmuşlardı ben fark etmeden (devrik cümle hahaha). Bu anlatımın birden fazla sebebi vardır tabii.
Öncelikli olarak iki karakterimiz, iki erkek kardeş, anlatımları konusunda ayrışmakta.
Savaş öncesinde bir edebiyat dergisinde çalışan, çok okuyan ve çok yazan karakterimizin tuttuğu güncenin takibi biraz zor. Bu hem dilinden kaynaklanmakta hem de içinde bulunduğu savaşın yarattığı aceleciliği ve delirişi gösterme amacını gütmekte. Anlatımının soyutluğu sonunda eve varması ile biraz duruluyor ve elimize onun hayatını anlatan daha somut şeyler geçiyor. Bir ailesi, çocuğu var. Mesleğini burada öğreniyoruz. Ne yazık ki kafayı sıyırdıktan sonraki düşüncelerini pek iyi öğrenemiyoruz, çünkü parmakları “öyle umutsuz, canlı ve çılgın bir dehşetle titriyordu ki, sanki bunlar, bu parmaklar hala orada, savaştaydı, tan kızıllığını ve kanı görüyor, tarifsiz acıların neden olduğu inlemeleri ve çığlıkları işitiyordu.” (syf. 41-42)
Bir kardeşten cephe tarafını ve iki tarafın da askerlerinin sefaletini, delirmenin eşiğinde olan bir grup adamın hallerini okuyoruz. Ölüyorlar ve sonucunda karakterimizin bölüğündeki onca askerden sadece dördü sağ kalıyor. Bizim ana karakterimizin yaşamasının tek sebebi ise bir topun dibine isabet ederek ayaklarını koparması sonucu evine geri gönderilmesi.
Şunu belirtmek gerekir ki kitapta anlatılan vahşet vakalarında en yaygın olarak askerler düşman ile direkt savaşmadıkları anlarda ölüyorlar. Ya ana karakterimiz gibi toplu bir histeri sonucu farklı bölüğün askerleri birbirlerinin üniforma renklerini karıştırarak birbirlerine ateş açıyorlar, ya Kızıl Haç yaralıları taşıyan bir trenin geçtiği yolda mayınların döşeli olduğunu Rus ordusuna iletmiyor, ya aynı bölüğün askerleri delirerek düşmanı öldürünce kendi ordusuna saldırıyor, ya kavurucu sıcaklar altında yanıyorlar. Bunun arkasında da bariz ve kitaba yem gibi serpiştirilerek verilen bir mesaj var tabii, okuması güç değil. Sizlere vaat edilen o ulvilik, vatan ve milliyetseverliğin getireceğinin iddia edildiği onur, o vatanın “yüceliğini geri kazanmak” adına yapılan savaşlar, genişlemeler, sizi sadece toprakta çürüyecek ya da yakılacak bir ceset haline getirecek. O devlet erkanlarının size anlattıklarının, radyodan mık mık eden Genelkurmay Başkanlarının, Harbiye Nazırlarının, Savaş Bakanlarının sözlerinin koca bir hiçten ibaret olduğunu radyoda kaybettiklerini ilan edince anlayacaksınız ve sizler, kopmuş bacağınız, harap olmuş dimağlarınız, kaybettiğiniz aileleriniz ile kalacaksınız.
…Gibi gibi.
Ancak burada da bitmiyor.
Savaştan neden geldiğiniz ve ne derece yaralandığınıza kadar insanların size karşı gösterecekleri hürmet ve önem de sizin savaşta yaşadıklarınızla uyuşmayacak bir şekilde değişecek. Ana karakterimiz bu durumu ilk başta yaşadığını, sonra ise hatırlanma tenezzülünde bile bulunulmadığını açıklamakta. “Bize, yani bu çarpışmadan kurtulan yaralılara karşı davranışlar önceleri biraz tuhaftı: Sanki bize diğer yararlılara göre daha az acıyorlardı ama kısa süre sonra bu da düzeldi. Ama burada anlatılanlara benzeyen yeni olaylar ve düşman ordusundan iki birliğin işi geceleyin göğüs göğüse çarpışmaya kadar vardırarak birbirini gerçekten de neredeyse tamamen yok etmesi bana yaşananın bir hata olduğunu düşünmekte haklı olduğumu gösteriyor.” (syf. 28)
Askerler, ya da savaşın ucundan bile geçmemelerine rağmen savaş taraftarları “Savaşa gidiyorsam şehit olmak için gidiyorum, geri gelince bana nasıl davrandıklarına mı bakacağım?” diyebilirler. Amenna, fakat Mustafa Kemal Atatürk, “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş cinayettir.” demiş. Sözünde de bir hikmet olduğuna inanıyorum.
Evet, kitabın ilk bölümünde asla bu savaşa dahil olmak istememiş bir edebiyatçının gözlemlerini okuyoruz. Kurban Bayramı’nda kurban edilmek üzere götürülen bir grup sığır gibi (bu benim benzetmem) bir sıra halinde yürüyen askerler anlatılmakta. Sadede gelmek gerekirse, bu bölümde savaşın, savaşan üzerindeki etkisi açıklanmakta.
Emirlere uymakta zorluk çekmiyorlar ancak kendi isimleri sorulsa yorgunluktan hatırlamakta zorluk çekiyorlar (syf. 6), anlamsız cesaret madalyalarının hayalini ölüm döşeğinde kuruyorlar (syf. 12), “ev” ifadesinin hatırasında bile çıldırıyorlar (syf. 15), bacaklarını kaybetmelerine rağmen artık savaşamayacakları için mutlu oluyorlar (syf. 27), ancak bu bacakları kaybetmenin ne demek olduğunu, ne uğruna kaybettiklerini sorgulayınca ızdıraplı ağlayışlara boğulmaktan başka seçenekleri kalmıyor (syf. 31).
Ve yine bitmiyor. Sırada eve dönüş, evdekilerle yüzleşme ve uğruna ayağın kaybettiğin adamlardan, davalardan bir teşekkür bile almadan yaşamak var. Savaşta gördüklerinin hatırasını her gece tekrardan yaşayarak yaşamanın vakti var. Belki ilk birkaç hafta rahat edersin ama sonraları çatlaklar oluşmaya başlar. Sen de değişmişsin, ailen de, ve artık küçük oğlun bile senden korkuyor. Bu sahne bana Truva Kralı ve Kraliçesinin torunu olan Hektor’u hatırlattı. Oğlu Astyanaks’ın, bir bebekken babasını savaş miğferi içinde gördüğünde çığlık çığlığa ağlamaya başladığı bir sahne vardı. Savaşın bir adamı insanlıktan çıkardığı kaç bin yıldır ortada olan bir hakikat. Peki artık yapamadıkların? Ayağın gitmişse bakıcıya muhtaçsın acizsin. Eller, kollar gitmişse yine muhtaçsın, yemeğini bile gencecik yaşında kardeşin yedirecek. Gözler gitmişse ne ortada dünya özüyle görebileceğin bir çocuk ne de karın kalmış.
E tüm bunları bu çekeceğin ızdıraplara değer kılacak şey ne?
Ne?
Kim için?
“- Onlarsa uyuyor, -dedi görünüşe bakılırsa bütünüyle sakin bir tavırla.
İmanın ucu bana dokunuyormuşçasına celallendim.
- On gün boyunca aslanlar gibi çarpıştıklarını unutuyorsunuz.
- Onlarsa uyuyor, -diye tekrarladı, gövdemi delip geçen bakışları daha yükseğe yönelmişti.” (syf. 24)
Nitekim, bölüm sonunda karakterimiz ellerini kullanamadığını fark ettiğinde
“Önemi yok, -dedim yüksek sesle, çalışma odasındaki sessizliğin ve yalnızlığın ortasında sesim hırıltılı ve pek fena çıkmıştı, tıpkı bir delinin sesi gibi.
- Önemi yok. Dikte ederim. Bulunmuş Cennet'i yazarken Milton da kör değil miydi? Düşünebildiğim sürece sorun yok, önemli olan da bu.” (syf. 42) diyor.
Ancak ne karısının ismini hatırlayabiliyor ne de kelimeleri hatırlayabiliyor. Sonunda da savaşın herkesten aldığı çiçekleri ve şarkıları kupkuru bir divitle yazarken kafayı sıyırıyor.
Ek notlar: Ana karakter, kendinden genç karakterlere karşı şefkat ile yaklaşmakta. Bunu bir abi olduğu bilgisi ile okuyunca karakteri daha belirgin oluyor.
-----
İlk kısmı anlatırken kızıl kahkahadan hiç bahsetmediğimi fark ettim. Kızıl Kahkaha benim için neredeyse bir maniadan, PTSD ya da salt delilikten ziyade domuz gribi, tetanoz, kuduz gibi bir hastalık gibi. İnsanlar kelimenin tam anlamı ile kuduruyorlar. Etraflarını tanımaz oluyorlar, anadan üryan soyunup nereye gittiklerini anlamadan yürüyorlar, ya da etraflarına saldırıyorlar. Oluk oluk akan kan içinde oyun oynuyorlar, dans ediyorlar, kahkaha ediyorlar. Semptomları o kadar benzer ki sanki yayılan bir hastalık gibi (Tabii ki de savaşın getirdiği sebepsiz ölümün, kanın ve pisliğin insan zihni içerisinde yarattığı kolektif buhran için bir metafor, evet evet biliyorum). Ve bu kızıl kahkahayı çok daha korkunç hale getiren bir şey. Zihni hastalıklar, ya da düşüncelerden korunmak fiziki hastalıklardan çok daha zordur evet, bunu ikinci ana karakterimiz de söylüyor, ancak fiziki ve bulaşıcı bir hastalığa yakalanmanız bir an meselesidir. Kızıl kahkaha, savaşın toplumsal hafızada yarattığı tahribatın en ileri formudur. Kemik veremi gibi iltihaplı, acı vericidir. Ve o kıpkırmızı gök kubbenin soğuk ışığı altında gerçek dünyadan artık iyice koptuğunuzu, resmen cehenneme adım attığınızı zannedersiniz.
“(…) Hiçbiriniz anlamadı ne yazdığımı, divane yerine koyup güldünüz bana, ama işte şimdi söyleyeceğim sana gerçeği. Ben kızıl kahkahayı yazıyorum. Görüyor musun onu?
Kocaman, kırmızı ve kanlı bir şey tepemde dikilmiş dişsiz ağzıyla gülüyordu.
- Kızıl kahkaha bu. Dünya çıldırdığında işte böyle gülmeye başlar. Dünyanın çıldırdığını biliyorsun değil mi? Ne çiçekler var üstünde, ne de şarkılar; derisi yüzülmüş bir baş gibi yuvarlak, pürüzsüz ve kızıl artık. Görüyor musun onu?
- Evet, görüyorum. Gülüyor.
- Bak ne oluyor beynine. Kanlı bir lapa gibi kırmızı ve bulamaç haline gelmiş.” (syf.59)
Kızıl Kahkaha kocaman bir kıyamet tasviri gibidir aslında. Mahşer atlılarından birinin savaş olduğunu hatırlamak gerekir. “Şimdi, tek başınayken savaş beni tümüyle ele geçiriyor ve karşımda kavranamaz bir bilmece, ete kemiğe büründüremediğim korkunç bir ruh gibi dikiliyor. Olası tüm görüntüleri geçiriyorum üstüne: At binen gözsüz bir iskelet ya da bulutlarda doğan ve sessiz sedasız yeryüzünü kucaklayan şekilsiz bir gölge, ama hiçbir görüntü bana cevap vermiyor ve beni ele geçiren o soğuk, kesintisiz ve insanı hissizleştiren dehşeti tam olarak yansıtamıyor.” (Syf. 47)
Bir de kızıl kahkaha bir devlettir. Dişsiz, ağzı kan dolu olduğu zamanlarda bile arsız arsız gülen devlet. “Hayaletler ortaya çıktıkları gibi yine ansızın ortadan kayboluyor ve sessizlik çöküyor, toprağın üstündeyse paramparça olmuş yeni cesetler yatıyor, kim öldürdü onları? Sen biliyorsun, kardeşim: Kim öldürdü onları?” (syf. 61)
---
Peki ikinci bölüm ne hakkında?
Bir erkek kardeş savaşta, diğeri ise Rusya’nın bir şehrinde aile ile beraber yaşamakta ve abisini beklemekte. Gazetelerde çıkan ölü listelerini kontrol etmekte, ve bir yandan da savaşın şehirliler alemindeki etkisine şahit olmakta. Anlatım, kardeşin aklının daha yerinde olması ve daha stabil bir ortamda yaşamasından kaynaklı olarak daha sade, ancak abisinin ölümünün ona yaşattığı psikolojik çöküş ilerledikçe delirmeye başladığını ve anlattıklarından neyinin gerçek, neyinin sahte olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Bunun en uç noktası, kitabın sonundaki protesto sahnesinden sonra yaşananlardır.
Ancak oraya gelene kadar daha çok detay var. Bu bölümde “haunting the narrative” mevzusunu çok güzel görebiliyoruz. Çoktan ölmüş, gitmiş bir karakter hala olaylara etki etmeye devam ediyor. “Onu severdim ve ölümü taş gibi üstüme oturuyor, anlamsızlığıyla beynimi eziyor. Ölümü başımı bir örümcek ağı gibi saran o anlaşılmazlığa bir düğüm daha atıp iyice sıkmıştı. Ailemizin tüm fertleri köye, akrabaların yanına gitmişti ve ben kocaman evde, kardeşimin o pek sevdiği küçük konakta tek başınayım. Hizmetçiye parasını ödeyip yol verdik, bazen yan binanın kapıcısı sabahları gelip sobaları yakıyor, diğer vakitler tek başınayım ve iki pencere arasında kapana kısılmış bir karasineğe benziyorum. Ne kadar didinsem de sürekli saydam ama aşılmaz bir engele çarpıyorum. Ve bu evden çıkamayacağımı hissediyor ve biliyorum.” (syf. 47)
Küçük kardeş, yaşadığı bu ızdırabın tek çözümünün çıldırmak olduğunu düşünmekte ancak bu çıldırmaya giden yolda yok olma sürecindeki aklın yaşattığı dayanılmaz acıdan da pek ürkmekte. Kırk sekizinci sayfadaki bu delirme tanımı, prosedürü, ne derseniz deyin, edebi olarak tam bir şölen gibi. Küçük kardeş bu delirme konusunda abisine kıyasla pek vahim bir halde. Abisinin sağlığında bile yaşadığı paranoyayı toplu alanlarda yaşamasından korktuğu histeriden ve kitabın ortalarında gittiği tiyatroda oturduğu mevkiin çıkış yoluna pek uzak olduğunu fark ettiğinde yaşadığı korkudan anlayabiliyoruz. İçinde savaşın uzamasından hissettiği gerginlik ve nefret, bu savaşı durduramamakla hissettiği acizliğin dönüştüğü nefreti görebiliyoruz.
Aslında düşünceleri ve konuşmaları ile acemi bir solcu öğrenciyi hatırlatmakta biraz, yirmi yedi yaşında olmasına rağmen. Köylülerin fasfakir halleri ile “eski dünya kölelerine” benzemeleri ve zorla savaşa götürülmeleri, savaş karşıtı protestolarda bulunması ve konuşan protestocuyu belli ki dinlemesi, biraz saf bir şekilde yargısız infazları destekleyen iki kişinin konuşmasına karşılık “Herkes ağlamıyor mu savaş yüzünden, kendileri de dahil, peki bu ne demek öyleyse?” demesi, vs. vs. Tabii bu sadece bir bakış açısı ve kardeşin sonralarda söylediği “Zira onlar hep katildi, sükunetleri ve asaletleri kendini güvende hisseden tok bir yırtıcının sükunetinden ibaretti.” lafı, insanların içgüdü ile hareket eden ve doğuştan kötü oldukları fikri sol düşüncelerle uyuşuyor mu emin değilim (uyuşmuyor).
Tiyatro sahnesinden ve yakalanan esirlerin ibreti alem olması amacıyla etrafta arabalarda gezdirilmesinden, bir çocuğun “müthiş kayıplar, muazzam çarpışmalar” lafları ile 4 bin ölünün olduğunu söyleyen telgrafları satmasından, çoğu şehirlinin savaşları pek de umursamadığı gibi bir tablo çıkıyor. Ki, protestonun karışmasının sebebi de konuşmayı yapan protestocunun savaşta ölen abi ve babasının vücutlarının çürüdüğünden bahsetmesi, yani savaşta verilen şehitlere (ki bu kavramın bile çoğu zaman sebepsiz kayıpların üstünün örtülmesinde ve bir konsept olarak savaşta insanların neden çarpıştığını sorgulamasını engellemek için kullanıldığını biliyoruz) bir nevi “saygısızlık” etmesi idi.
Buradaki katil kelimesi bu yüzden önemli. Çünkü küçük kardeş sebep olacağı infialin fantezisini kurarken, abisinin ölümünden bu umursamaz şehirlileri (biraz genişletirsek şehirde kalan harbiye nazırlıklarını ve çarı) suçluyor.
“Kalabalığın yarısı ceset haline geldikten sonra kalanlar yüzlerinde sahte bir gülümsemeyle üstleri başları lime lime, tir tir titreyerek, yaptıklarından utanan bir grup hayvan gibi çıkışın önünde toplanacaklar ve tam bu sırada ben sahneye çıkıp kahkahalarla şöyle diyeceğim onlara:
- Tüm bunlar kardeşimi öldürdüğünüz için.
Ve kahkahalarla diyeceğim ki onlara:
- Tüm bunlar kardeşimi öldürdüğünüz için.” (syf. 55)
“Seve seve aptallaşmaya razıydı bu insanlar, yeter ki akıllarının yalpaladığını, sağduyularının cinnetle umarsız mücadelesinde yenik düştüğünü hissetmesinler. Orada insanların aralıksız ceset haline geldiği şu günlerde hiçbir yerde huzur bulamıyor, insandan insana koşuyordum ve bu tür konuşmaları sık sık duyuyor, savaşın uzakta olduğunu ve kendilerine dokunmadığını temin eden yapmacık gülümsemelerle süslü yüzleri sık sık görüyordum. Ama çıplak ve hakiki dehşete, umarsız ve acı gözyaşlarına ve bizzat büyük aklın insanın içinden son duayı ve son bedduasını var gücüyle gerilip haykırdığı sırada kendinden geçercesine atılan umutsuzluk çığlıklarına daha sık rastladım:
- Bu çılgın kıyım ne zaman bitecek!” (syf. 62)
Sıradaki önemli sahneler ise gördüğü halüsinasyonlar ile kabuslar. Çoluk çocuğun canavara dönüşerek onu öldürmeye çalıştığı bir kâbus esnasında abisinin belirmesi ve üzerine doğru yatıvermesi, onu sakinleştirmeye çalışması küçük kardeşin abisi ile olan ilişkisinin daha derin bir noktasını gösteriyor. Okurken gözlerimi dolduran nokta da buydu.
Kızıl Kahkaha
“- Bağırıyor.
- Canı yanıyor. Ne çiçeği var ne de şarkısı. Hadi şimdi ben de üstüne uzanayım.
- Çok ağırsın, korkuyorum.
- Biz ölüler canlıların üstüne uzanırız. Üşümüyorsun ya?
- Üşümüyorum.
- İyi misin?
- Ölüyorum.
- Uyan ve bağır. Uyan ve bağır. Gidiyorum ben ...” (syf. 59-60)
Kitabın sonundaki en güzel kısımları burada daha fazla anlatmamaya karar verdim. Buraların benim için ifade ettikleri biraz fazla kişisel. Ya da alıntının üstüne daha fazla söyleyecek bir şeyim yok. Ancak 67-68-69. sayfalar ve 75-76. Sayfalarda ağlamamak içi kendimi zor tuttuğumu söyleyebilirim.
Hep başkaları ölüyor zannediyoruz, değil mi?
“Yağmur ıslanmayana, aşk yaşamayana, savaş savaşmayana güzel.”
Kızıl KahkahaLeonid Andreyev · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20257,7bin okunma