Aşkın hem en yüce hem de en acı yüzünü gösteren bir roman. İlk sayfasından itibaren beni içine çekti; öyle ki, Marguerite’in mutluluğunun sona ereceği korkusunu, neredeyse onunla aynı yoğunlukta hissettim. Sayfalar hızla aktı; bir günde 200 sayfa okumuş olmam bile yetmedi, yine de hikâyenin bitmesini istemedim. Bu roman, bitse bile ruhumda yaşayacak; tekrar tekrar dönüp bakacağım kitaplar arasına girdi bile.
Armand ve Marguerite… Aşkın sarhoş edici gücüyle her şeyi göze alabileceğine inanan, ama bir o kadar da kırılgan iki âşık. Yine de Armand’a kızdığım çok oldu. Marguerite, geçmişinin yükünü geride bırakmak için çırpınırken, senin için her şeyini feda etmişken, sen neden ona güvenmedin Armand? Neden herkesin yaptığı gibi sen de geçmişini önüne koydun? Evet, kıskançtın; evet, yutkunması zor şeyler yaşadın. Ama aşk, karşındaki insanı olduğu gibi kabullenmeyi gerektirir. Sen yazarken onu incittin; biz okurken o kırılmayı kalbimizde hissettik.
Marguerite… Çiçeklerin en narini. Hayatının çoğu fırtınalarla geçse de, içinde taşıdığın çocuk ruhunu koruduğun için mutluyum. Belki ömrün kısa oldu, ama sevginin saflığıyla bir insanı ne kadar sevilebilirse o kadar sevdin.
Bu roman bana şunu düşündürdü: Aşk, tek başına yetmez. Onu ayakta tutan güven, sabır ve kabul yoksa, en büyük aşk bile sessizce tükenir. “Kamelyalı Kadın” işte tam da bu yüzden, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda insanın kırılganlığı, toplumun acımasız yargıları ve pişmanlığın gölgesinde yaşanan bir hayatın hikâyesi.