şule’nin olduğum ikinci kitabı bu. ilki Zamanın Farkında idi. şule gürbüz kambur’u 18 yaşında yazmış, diğer kitaplarıysa 30’larının ürünü. haliyle dil açısından da çok farklılıklar buldum. zamanın farkında’da daha pişmiş ve olgunlaşmış bir dil gördüm. kambur’da ise tüm bunların daha ham hali gibiydi. sanki yeşermeye başlamış bi ağaçtan yanlışlıkla yere savrulanlar oluşturmuş. yere düşen süprüntülerden hangi ağaca ait ve bir aradayken ne denli muazzam söz öbeği oluşturacaklarını anlayacağınız cinsten. aslında düşüncelerini koca bi dehlizde çıkaramamış ve henüz yetişkin olmayı becerememiş genç bi kadının bulanık zihnini okudum kambur’da. kendimi bu fenotipe yakın bulsam da sanırım kitabın içindeyken kendimi daha da uzaklaştırdım. bulanık zihin beni tetikledi ya da bilmiyorum. sevip sevmediğimi anlayamadığım bir kitap oldu. birkaç meseleyi içinden alıp çıkardım ancak almaya bile yeltenmediğim çok şey kaldı. şule’nin hayatın devrik yanını sunan bir tavrı var. onu seviyorum. bakışlarını izlemeye, çözmeye çalışmayı ama çözememeyi de seviyorum. kambur’u çok genç yaşta yazıp sevmediğini, okurun beğenmesinden de hoşnut olmadığını söylemişti bir röportajında. şu an bunun nedenini daha iyi anlıyorum. gençlik dönemi eserinde pişmemiş koca bi taraf bulmak ve okurun onu öyle tanıması olgunluk döneminin pişmanlığı olmaya çok müsait. şule’nin hayata bakış açısını anlamaya çalışmak mutlak bir kaybediş gibi geliyor bana. asla anlayamıyorum çünkü.
şule tüm bu eleştirilerim sebebiyle daha okunası bir yazar benim için. okumaya devam edeceğim. umarım..