“İçimde söylemek istediğim çok şey var sanki. Çok büyük şeyler. Bunları ifade etmenin yolunu bulamıyorum. Bazen bana öyle geliyor ki bütün dünya, bütün hayat, her şey içimde duruyor ve sözcüsü olmam için feryat ediyor. Hissediyorum… ama anlatamıyorum…”
Jack London’ın yarı otobiyografik kabul edilen romanı Martin Eden. Kendi hayatında olan bazı kişiler, mekan, romanın geçtiği şehir Martin Eden’ ın hikayesinde de yer alıyor. Bu nedenle yarı otobiyografik denilmiş. Bu elbette ki daha etkileyici kılıyor romanı.
Açıkçası yine hüzünle kapattım kitabı. Zengin kızla fakir oğlanın aşk hikayesi desem çok basite indirgemiş olurum. Zira aşk, bu hikayenin dörtte biri bile değil. Romanın ilk kırılma noktası, evet ilk görüşte aşk. Ancak sonrasında çok daha derinleşiyor hikaye.
Toplumsal sınıf farklılıkları, burjuva denen kesimin sadece statü, para ve güce göre insanları değerlendirmesi, başarının azimle, inançla ve sabırla eninde sonunda yakalanabileceği, bir insanın değerinin başarıyla değil karakterle ölçülebileceği ve tüm bunların, yani paranın, şöhretin mutluluk getirmeyeceği bu kitapta öyle güzel vurgulanmış ki; aşk şurada dursun, kitabı bitirdiğinizde sadece bunları sorguluyorsunuz.
Peki bahsettiğim ana temalar günümüzde de güncelliğini korumuyor mu sizce de? 1900’lü yılların atmosferiyle şimdi arasında ben bir fark göremiyorum açıkçası. Tüm bunların gölgesinde ise kendin olarak bu hayatta var olabilmenin zorluğu ne acı…
Diğer yandan deniz ve denizci teması ilgimi çeken başka bir mevzu oldu kitaba başladığımda. Denizi her yönüyle bu kadar güzel tasvir etmesi benim gözümden dikkat çekiciydi.
Velhasıl Martin Eden iliklerime kadar işleyen bir karakter oldu. Çok çok çok tavsiye ederim