Yazı masasının çekmecesinden tabancayı aldım ve ateş ettim. Alnının ortasına ateş ettim.”
Sonunda İtalyan edebiyatından bir yazarın kitabını da okumuş oldum. Natalia Ginzburg’ un sade, doğal, abartıdan uzak ve samimi bir dili var. Öyle uzun uzadıya karmaşık cümleler bulamazsınız paragraflarında. Bence bir kitap için en güzeli de bu. İtalyan edebiyatına dair fikir yürütebilmek için bir kaç yazarın daha kitaplarını okumam gerek ancak ben bu yazarın anlatım şeklini sevdim.
Kitapta isimsiz bir baş kahramanımız var, anlatıcı. Onun ağzından yaşadıklarını, düşündüklerini ve hissettiklerini okuyoruz. Kitapta sürpriz yok. Yukarıda yaptığım alıntı daha ilk sayfadan okuyucuyla buluşuyor. Sonrasında bu noktaya nasıl geldiğini okuyoruz.
Fakat Alberto’dan nefret ettim. Alberto ve onun gibileri romanlarda bile görmek yeterince sinirlerimi bozmaya yetti. İşin kötüsü gerçek dünyada da onun gibilerin var olabileceği! Bu kitaba bakıp her gördüğümde yüzümü ekşiteceğim, bununla da kalmayıp yüzüne tükürmek bile istiyorum! İsimsiz kahramanımıza da bir çift lafım yok değil. Bir o kadar da onun gitmeyişine sinir oldum.
Bu arada Natalia Ginzburg bu kitabını mutsuz olduğu bir dönemde yazmış. Ama daha az mutsuz olmak için değil, mutsuzluğuna rağmen yazabilmeyi istediği için yazmış. Bir de hikayeyi sevmediğini de dile getiriyor. Tabancanın tetiğine basma düşüncesinin tesadüfen doğduğunu söylüyor. Belki de mutsuz olduğu dönemde yazdığı için bu fikir doğmuştur -ki bu hiçbir zaman hafifletici bir sebep değil elbette. Hayal ürünü de olsa şiddete karşıyız. Olmaması gerekirdi diye kendisi de belirtmiş zaten.
Kitaplar özünde yazarların iç dünyasının, o dönemde yaşadıkları ruh halinin bir yansıması değil midir zaten? Yıllar önce yazılan kitabı bugün okuduğunuzda sadece karakterler evinize konuk