Puan vermedi·512 syf.····Okunma: 31 Temmuz 2025 23:50 OKUNABİLİRLİK: Yer yer akıcı olsa da özellikle ilk bölümlerdeki karakter ve mekân yoğunluğu tempoyu bir hayli zorlaştırıyor.
FİKRİN DERİNLİĞİ: Politik gerilim, dedektiflik unsuru ve biyoteknolojik korku iyi harmanlanmış, ancak ton farklılıkları bütünlüğü zedeliyor.
KURGU: Paralel ilerleyen iki hikâye ilgi çekici başlasa da ortalarda tekdüzeliğe kapılıyor. Sonlardaki twist hikâyeye taze bir kan getiriyor.
KARAKTER: Holden ve Miller zıt yapılarıyla öne çıkıyor. Yan karakterler ise yeterince işlenmemiş.
GENEL ETKİ: Türlerin birleşimiyle iddialı bir evren sunuyor, fakat tempo ve karakter işlenişindeki eksikler, etkisini zayıflatıyor.
James S. A. Corey’nin The Expanse serisinin ilk kitabı olan Leviathan Uyanıyor, geniş bir evreni, politik çatışmaları ve iki ana karakterin kesişen yolculuklarını merkezine alan bir uzay operasıdır (bilimkurgunun alt türü; ben de bu kitap sayesinde öğrendim). Kitap, hem noir dedektif (karanlık, kasvetli atmosferli dedektif hikâyesi) öğelerini hem de bilimkurgu entrikalarını bir araya getirse de, temposu ve karakter işlenişi açısından okuru ikiye bölen bir yapıya sahip.
Roman, farklı noktalardan giren çok sayıda karakter ve olay örgüsüyle açılıyor. Holden ve mürettebatının yaşadıkları ile Miller’in kayıp Julie Mao’yu arayışı paralel şekilde ilerliyor. Özellikle ilk bölümlerde karakter fazlalığı ve mekân değişimleri hikâyeyi karıştırmama sebep oldu. Bazı kısımları birkaç kez okumak zorunda kaldım. Bu durum okur için biraz zorlayıcı olabilir, en azından benim için öyle oldu.
Hikâye belli bir noktadan sonra Holden ve Miller üzerine yoğunlaşıyor. Holden, iyimser ve “doğruyu yapma” takıntısı olan bir kaptan. Miller ise alaycı, yıpranmış bir dedektif. İki karakterin zıt kişilikleri, tekdüzeleşme riski taşıyan hikâyeye bir miktarda olsa dinamizm katıyor. Ancak yan karakterler, örneğin Holden’in ekibindeki Naomi, Amos, Alex çoğu zaman arka planda kalıyor. Özellikle Naomi ile Holden arasındaki romantik gelişme yüzeysel işlenmiş.
Miller’in kaybolan Julie’yi arayışı başlangıçta oldukça ilgi çekici ve okuru doğrudan içine çekiyor. Ancak bu ilgi belli bir noktadan sonra ivmesini kaybediyor (spoiler olmaması için detay vermiyorum). Yazarın yaptığı “twist” ile işin rengi biraz değişiyor. Özellikle biyoteknolojik organizmanın devreye girmesi olaylara bambaşka bir boyut kazandırıyor. Ancak bu noktadan sonra Miller’in karakter tonundaki değişim; sert, kararlı dedektiften daha yumuşak ve kişisel bağ kuran birine dönüşmesi bazı okurlara tutarsız gelebilir.
Kitabın arka planında Dünya, Mars ve Kuşak (Asteroit Kuşağı) arasında bitmeyen bir politik gerilim var. Normalde bu tür arka plan hikâyeyi besler; ancak bu defa politik durum sanki olaylara çelme takmış gibi hissettirdi. Yaşanacak aksiyon sık sık sekteye uğruyor ve romanın temposu düşüyor.
Genel bir değerlendirme yapacak olursam: Hikâye ortalara doğru açılıyor, ancak özellikle protomolekül olayının derinleşmesiyle temposu tekrar tekdüzeleşiyor. Politik entrika, dedektiflik araştırması ve biyoteknolojik korku öğeleri birleşse de bunlar arasında ton farklılıkları hissediliyor. Bazı okurlar için bu çeşitlilik cazip olabilirken, bazıları için bütünlük sorunu yaratabilir.
İncelemelerimde olabildiğince artı ve eksilere değinirim; ancak bu romanda beğenip beğenmediğimi hâlâ netleştiremedim. Var ama yok, yok ama var… Araf’ta kalmış gibiyim. Bu arada kitabın dizisi de var. Haliyle yan karakterlerin altı ve politik durumlar daha ön planda olabilir; bu da ilgiyi kesinlikle arttıracaktır.