·144 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Ağustos 2025 17:44 Seçim ideolojisi adını verdiği kavramla Renata Salecl görmezden geldiğimiz günümüz tıkanıklıklarını ortaya koyuyor kitabında. Buna göre, modern insan özgürlükle ilişkilendirilen bir seçim tuzağına kapılmış durumda. Öyle çok seçenek var ki her konuda, insanlar kiminle arkadaş olacaklarına bile ideal bir seçici olarak karar vermeye çalışarak kendilerini hayatın her alanında kaygılı, suçlamaya meyilli ve sıkışmış olarak buluyor. Lacan’dan yola çıkarak bunun, dış otoritenin (dinsel, siyasal ya da toplumsal otoriteler) zayıflamasının özgürleştirdiği yanılgısıyla şekillendiğini iddia ediyor yazar. Zira söz konusu dış otoritenin kalkışı –ya da kalkmış gibi görünmesi- belirsizliği artırır ve bu kez kendimize sınırları biz çekeriz, daha sert otoriteler kurarız. Günümüz dünyasının bitmek bilmeyen diyet listelerini, üretkenlik baskısını, kariyer ve ilişki reçetelerini bir düşünün. Güya seçmekte özgür olan insanın kendi kendine ördüğü hapishanelerdir bunlar. Günün sonunda birey, hata yapmaktan korkarak takıntılı birine dönüşür. Etrafta hep aynalar varmışçasına kendini izler durur.
Kitapta Batı dünyası dışına bir vurgu yok ama bir de bunun Türkiye gibi ülkelerde yaşayan modern özneler için ne durumda olduğunu hayal edin. Bir yanda tüketim kültürü, sosyal medya ve yaşam tarzları aracılığıyla sunulan aşırı seçeneklilik hali, diğer yanda eğitim, konut, istihdam gibi meselelerdeki seçeneksizlik. Yani hem alternatif yok diye düşünürken buluyoruz kendimizi hem de var olan kısıtlı imkan içerisinde en doğru kararı vermeye çalışırken bocalıyoruz.
Kitabın en değerli vurgusu, seçim ideolojisinin yapısal eleştirinin üstünü örtmekteki başarısı noktasında. Mutluluğu seçebilmek, duyguları seçebilmek, daha iyi olmayı ve yaşamayı seçebilmek hayatın her alanında artık en önemli görünen şeyler. İşten çıkarıldığında bile bireyin oturup neyi daha iyi seçmediğini düşünmesi gerekiyor örneğin ya da doğru evi bulamadığını düşünmesi gerekiyor ciddi bir barınma krizi varken. Hiçbir eşitsizliği “doğru seçimlerle” bitiremezsiniz oysa ama bu seçim ideolojisi başınıza gelen her şey için sizi suçluyor. Dolayısıyla birey kolektif mücadeleden ve politika üretiminden giderek uzaklaşıyor, kendi “bireysel” seçimlerine, hatalarına, daha iyiye gitmeye odaklanıyor. Öz disiplin ve özeleştiri bu çağın en havalı kelimeleri, ne hikmetse bunların her soruna çözüm olabileceği düşüncesi pompalanıyor ve panik atak, depresyon gibi pek çok hastalık toplumlarda artış gösteriyor. Bunların tam da kamuda özelleştirme dalgaları sırasında yoğunlaşmasını şaşırtıcı bulmuyor yazar, odaklanmak gerekenin de bu olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda yazar bundan bahsediyor mu tam olarak emin değilim ama varış noktasının şu olduğunu düşünüyorum: Korunmak adına kendi özneleşme alanlarımızı yaratabiliriz, kolektif dayanışma hala mümkün, her şeyin tümüyle bireyin elinde olmadığını yeniden hatırlatmak gerekiyor.
Yazarın üzerine yazıp çizilebilecek çok yerinde tespitleri var. Bunları kısacık bir kitapta anlatıp okuyucuyu yormaması çok değerli. Tabii Batı merkezli bir çalışma olması Türkiye gibi ülkeler açısından daha nitelikli incelemeleri gerektiriyor, bu bağlamda eleştirilebilir. Nitekim bizim ülkemizde gerçekten her şeyi seçebiliyor muyuz, orası şüpheli ki bu bizi daha da krize sokuyor psikolojik anlamda. Fakat yine de kesinlikle tavsiye ederim.