Gönderi

Puan vermedi·111 syf.··
2018 17. kitabı
kitabın ilk cümlesi, daha kitabı okumadan evvel duyduğum bir cümleydi lisedeyken. artık nerede duyup gördüysem, heralde bir bilinç kaybına uğramış yaslı birinin cümlesi gibi gelmişti bu yüzden inanılmaz etkilenmiştim. asıl etkileyiciliğini ise okudukça anlayabildim. kitabın başındaki o telegrafik ifade, mersault'ya gelen bir telgrafın nihayeti. gayet sakin, belki kayıtsız denecek bir hal ile bu haberi aldığında patronuna durumu anlatıyor ve özür dileyerek cenazeye gitmek için izin istiyor. bu hikaye cezayir'de geçtiği için kapitalizmin, insan emeğinin, insan yaşamının, bir insanın ölümünün iş saatlerinden daha değerli görüldüğü bir toplumsal gözlem olduğunu da göz önünde bulundurarak sürdürdüm okumamı. hatta bu telgrafı perşembe alıyor anladığım kadarıyla, cuma cenaze ve üstüne cumartesi pazarla tatili ben uzatmadım ya diyerek bir yandan patrona da hak vererek cenazenin yolunu tutuyor mersault. mersault demişken karakterlerin isimlerinin edebi metinlerdeki yerini düşünüp araştırdım: bir yönüyle mort kelimesiyle ilişkilendirilebilse de mersault'nun direkt bir açık anlamı yok. ancak bana mersault karakteri camus'nün kendisi gibi geldi hatta böyle bir anlam kazandı. mersault her şeye kayıtsız ancak pesimist değil, bir arzusu yok çok nadiren bir arzu duyabiliyor o arzular da genelde şehevi. bu bakımdan da albert camus'ye çok benzer buldum. albert camus, normal yaşamında da etrafında çok karizmatik bulunan bir karakter. düşünür olarak yaşayan, bedeniyle duyumsayan bir karakter. albert camus ile ilgili birkaç şey söylemek belki onu anlamayı yani esasen eseri anlamayı kolaylaştırabilir belki, o yüzden hikayeyle iç içe bir şekilde anlatmayı deneyeceğim. albert camus felsefe eğitimini kısmen almış ve tüberküloz hastalığı nedeniyle bu eğitimi tamamlayamamış. çağdaşı olduğu bir düşünürle de başlarda çok iyi anlaşıyormuş: sartre. araları da simone de beauvoir'yla olan gönül ilişkisinden dolayı (da) bozulmuş. simone de beauvoir da sahiden 20. yy filozofları arasındaki gözde kadın ve filozof. bu edebiyat dünyasındaki çok taliplisi olan tomris uyar'ın filozof versiyonu gibi. simone de beauvoir, sartre ile açık ilişki denebilecek bir ilişki yaşıyor ve sartre aracılığıyla tanıştığı albert camus ile de takılıyorlar. sartre ve camus'nün araları da bir de bu sebebin de etkisiyle bozuluyor. bana kalırsa da sartre'ın camus'yu kıskanacak çok şeyi var, arkadaşlığın sürmemesi çok daha sağlıklı gözüküyor buradan da. neyse, albert camus gerçek yaşamında da kabulü yüksek bir adam, her şey gelir geçer arifliğinin ötesinde bir boşvermişlik sezdirse de zaman zaman o pesimistlikten sıyrılmış temiz, sakin yanını kıskandırır. ha bir de bu arzularının olmadığı dünyada, arzu duyduğu en temel şey kadınlar olmuş. evliliğinin bitme sebepleri arasında morfin bağımlılığı, çeşitli kadınlarla adının anılması, bunlardan birinin Maria Casares olduğu da malumdur. evliliğin bitme sebeplerinden birinin camus'nün eşinin buhranları, depresyonları olduğu da söyleniyor. neyse bu mesele çok karmaşık, ancak bir diğer sebep şu: albert camus çok dışa dönük bir karakterken eşinin içe dönük bir karakter olması birlikte yaşamalarını zorlaştırıyormuş. filozof denince akla gelebilecek birçok önyargıyı yıkabilen bir adam. bir filozof düşünün: çok dışa dönük, yaşama müthiş bağlı, çok enerjik ve anın tadını çıkarmayı o ana teslim olmayı hayat şiarı edinmiş, futbola bayılıyor hatta kalecilik yapıyor. bazen düşünüyorum, bu adam hastalanmasaydı ünlü bir futbolcu olarak belki fransa'da belki dünyada bilinecekti. ancak muhtemelen ben ondan o benden mahrum kalacaktık. kalecilik pozisyonunu, yokluktan seçmiş. kalecinin ayakkabısı diğer pozisyondakiler kadar hızlı yıpranmıyor diye. ne öğrendiysem top peşinde öğrendim falan demiş. bu kadar bağlıyken futbola, onu eğitimden ayıran gerekçe futboldan da koparmış. ama bu sayede felsefeye ve edebiyata daha çok zaman ayırmış. dünyayı bedeniyle algılayan bir adam hikayede de görüyoruz hatta mersault'nun cenazeye giderken hissettiği o sıcağı, o yorgunluğu. bazen ben de öyle hissederim. sıcak bütün irademi elimden alır gibi gelir. düşünemem, anlayamam, yanıtlayamam. bazen uykusuzluğum, vücudumdaki herhangi bir arıza bütün bir günümü, belki haftamı esir alır. bütün filozoflar yürüyüşü önerir, hatta orada daha temiz, sağlıklı düşündüklerini söylerler ancak bu adamın bedeniyle ilişkisi daha da canlıdır. yüzmeye de bayılır, mersault gibi. hatta mersault cenazeden çıktıktan sonraki gün iki zaafıyla karşılaşır biri iş arkadaşı mari, diğeri de deniz. bir yandan yüzer öte yandan mari'nin tenine değer. hani hiçbir arzusu yoktu diye kızar buldum kendimi. demek ki çok az şeye ilginin olması insanın dünyaya olan kabulüne de yetiyor. belki bu kayıtsızlık değil, kanaatkarlıktır diye de düşündüm. annesinin tabutunu göstermek ister örneğin huzur evinin hademesi, mersault istemez. bir sütlü kahve içer, üstüne sigara ikram edip hademeyle karşılıklı tüttürür. ama o hademe ne yapar en nihayetinde? mahkeme salonunda aleyhinde konuşur. bilmem ki bu bir dürüstlük müdür, nankörlük mü? mersault, mari'nin evlenme teklifine çok kayıtsız yanıt verir. seni sevmiyorum ama senin için önemliyse senle evlenirim der. mari de bir gariptir ki hiç trip atmaz, onurlu davranıp madem sevmiyorsun ne işim var senle, ne işin var benle demez. tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş olacak ki mersault bu uyumu bir gün bir arkadaş oturmasında fark edip evlenmek arzusu duyar, sahne şöyle: bir gün mersault, kız arkadaşı mari, mersault'nun lanet arkadaşı raymond ve misafirliğine gittikleri bir çift vardır. misafir oldukları ev sahibi kadın ile kız arkadaşı mari'nin kedni arasında gülüştüklerini görür. olay bundan ibaret. saadeti orada görür, ona bir şekilde hitap eder. mersault'nun arkadaşlık, komşuluk ilişkileri de korkunçtur. hiçbir ahlaki değeri sahip olmadığı için kendisinden ara ara tiksinip zaman zaman da kendisine özendirmiştir. sırf akşam yemeği hazırlamaya üşendiği için raymond'a gider orada raymond'un dayak atmak için ketenpereye getirmek istediği kız arkadaşına raymond'un ricasıyla sorgusuz sualsiz bir aşk mektubu yazar. kız bu mektubu alır eve gelir, raymond ile birlikte olur. öncesinde kendisinden ayrılmak isteyen bu kızdan intikam almak için bu birlikteliğin üstüne kıza açık seçik şiddet uygular. mersault bu durumu öğrenir, kız polise şikayet etmiştir. bunun üzerine de mersault, raymond için yalancı şahitlik yapar ve bu durumu inkar eder. ha ama, olayın sonunda bütün bu olayların asıl aracısı raymond da mersault'ya mahkemede bir güzel tekme atar. savunmasına savunmadır ama o sicil kaydı ve namıyla her sözü ters teper. belki adaletin yerini bulduğu tek yer o sahneydi mahkemede. mersault'nun öldürdüğü kim? bu benim kafamı çok karıştırdı. hikaye kısa, karakter az. ancak hepsinin bir ismi var. iki kişi hariç: anne ve fellah. anne, ölümünün bile günü belli olmayan üstüne yas tutulmayan biri. benim için ilk yabancı o. hatta psikeart'ta yazıyordu yıllar evvelden okumuştum. mother sözcüğünü ele almışlardı: mother: m(y)other. yani ötekim. yani ilk ötekim. ilk yabancı anne. insanın ilk yabancısı. oysa ne ironik, en yakının aynı zamanda ilk ötekin de. annesine olan kayıtsızlığıyla ikinci yabancı mersault. topluma yabancı, kendine yabancı. hatta papazla konuşmasından sonra kendiyle ilk kez baş başa kalıyor gibiydi. ilk defa kendini bulmuş gibiydi. ve hikayenin son yabancısı: fellah. cezayir'de yaşayan bir fransız olarak albert camus pied noir olarak tanımlanıyormuş cezayir toplumunda. bir ayrıcalık gibi görülüyormuş. hatta merak edip araştırdım bu kavramı da. kara ayaklılar demekmiş ve ayağında deri ayakkabıyla gelebilen ayrıcalıklı kesim olarak bu kavramla anılıyorlarmış. albert camus bir pied-noir. fellah ise, cezayir'de yaşayan köylü araplara deniyormuş. yine bir sınıf vurgusu var yani. kitabında başında bir kapitalizm eleştirisi hissetmiştim bu fellah sözüyle de toplumsal sınıflandırmaları anıyoruz. birini tanımanın, onu yabancılıktan çıkarmanın ilk şartı nedir? adını bilmek. hatta bazen tanımayışımızı şöyle ifade ederiz: adını bile bilmem. fellah kim? adını bile bilmem. anne kim? adını bile bilmem. peki mersault kim? ha onun adını bilirim de kimdir o bile bilmez. bir düşünür olan albert camus'nün o karakteri fellah olarak tanımlamasının bir toplumsal eleştiri olduğunu anlıyorum. olay çok sıradışı gerçekleşiyor. ancak önce kim kimi öldürdü meselesine bakalım. fransız sömürgesi olan cezayirli bir arap, cezayir'de yani kendi toprağında sömürge olarak yaşıyor olsa da oranın yerlisi olarak; bir pied-noir'dan bir sömürgeci tarafından kendi topraklarında da değilken üstelik, sömürdüğü yetmezmiş gibi bir de o "fellah"ı öldürüyor. sebep ne? "güneş." çok sıcakmış da ondan öldürmüş. ilk ateşte ölmüş adama dört el daha ateş açmanın manası neydi? "işte bilmiyorum güneş". bedeniyle duyumsadığını söylemiştim evvelinde. toplumun da bu sınıflara yaklaşımı zihniyle değil, kalıplarla elinde olmayan sebeplerle, sorgulamadığı örflerle, toplumsal kalıplarla ilgili. zaten mersault'nun yabancılığı önce toplumaydı. ancak yine aynı mersault toplumu çok iyi izliyordu. örneğin arkadaşının evindeki balkondan sahile ne güzel bakmıştı. bir başka gün evinin penceresinden sokaktaki açık saçlı kadınları görmüştü, o toplumu zihninde fotoğraflamış onu izlemiş kaydetmiş. mersault'nun bütünüyle kayıtsız biri olduğunu sanmıyorum. bir değeri reddetmek bile bir başka değeri sahiplenmektir, bunlar çok siyah-beyaz keskinliğinde laflar böyle de düşünmüyorum tam olarak ama sanırım bir başka değeri kucaklamaya da her an açık olmaktır. din konusu mersault'yu çileden çıkardı, ilk kez var gücüyle inanmıyorum dedi. kim ne derse desin vücudunun sinyallerini duydu da papazla konuşurken bütünüyle zihniyle hareket etti. bu da bendeki kayıtsız mersault imajını yıktı.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,2bin okunma
·
444 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.