Atiq Rahimi’nin Sabır Taşı romanını okumak, insanın üzerine ağır bir taş bırakıyor sanki. Sayfalar boyunca bir kadının suskunluğunu, içine gömdüğü sırları ve acılarını dinlerken hep aynı soruyu sordum kendime: Neden hep kadınlar çekiyor? Savaşın ortasında bombalar patlıyor, kurşunlar sıkılıyor ama asıl yarayı kadınlar alıyor. Çünkü onların bedeni, ruhu, suskunluğu savaşın görünmeyen cephesine dönüşüyor.
Roman boyunca komada yatan bir erkek ve onun karşısında yıllarca içine attıklarını döken bir kadın var. Erkek konuşamadığı için, kadın ilk kez özgürce konuşabiliyor. Ne acıdır ki kadının dili, ancak erkeğin sessizliğiyle açılıyor. Bu konuşmalar ilerledikçe en ağır sır ortaya çıkıyor: İki çocuğu kocasından değil, kocasının dayısından. İşte bu itiraf, kadının en büyük yükü, sabır taşını çatlatan son darbe oluyor.
Okurken içim daraldı. Çünkü biliyorum ki bu hikâye sadece o kadının hikâyesi değil; susturulmuş, korkutulmuş, kendi evinde bile özgür olamamış bütün kadınların sesi. Kadın içini döktükçe hafifliyor gibi ama aynı zamanda yaklaşan felaketi de hissediyorsun. Çünkü sabır taşı çatladığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Romanın finali ise insanı darmadağın ediyor. Kadın en büyük sırrını söylediği anda, yıllardır sessiz yatan adam gözlerini açıyor ve doğruluyor. Bu kalkış mucize değil, kadının özgürlüğünün bittiğini hatırlatan bir sembol. Çünkü kadın yalnızca erkeğin sustuğu yerde özgürdü; adam ayağa kalktığında bütün çığlıklar yeniden boğuluyor.
Sabır Taşı, bana bir kez daha şunu düşündürdü: Kadınların sesi hâlâ kendi hayatlarının sahibi olamıyor. Hep bir gölge, hep bir baskı, hep bir sınır var. Romanı bitirdiğimde içimde öfke, hüzün ve tarifsiz bir ağırlık kaldı. Belki de Rahimi tam olarak bunu yapmak istedi: Bize kadınların sabır taşına dönüştüğü bir dünyanın ne kadar acımasız olduğunu göstermek. Ve o taş çatladığında çıkan ses, aslında hepimizin yüreğini titreten bir çığlık oluyor.
Öneririm.