·500 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Haziran 2025 00:00 "THE SECRET OF CONSTANTİNAPOLİS"
"Köle köledir, altında altın! Buydu benim için tek düstur. Sudan'dan getirdiğim oğlanların siparişini ben verdim mesela. “On tane oğlan, hadım edilmiş ” diyordum. Hadım ediyorlardı benim için ! Her şeyin bir değeri vardı, bir karşılığı, ne kadar acı,o kadar değerdi. Acının değeri arttıkça, kölenin de değeri artıyordu. Hadım edilince daha çok altın alıyorsam, benim için önemli olan buydu işte. Yeter ki iş olsun, müşterisi olsun, müşterinin altını bütün vicdanî ve insanî erdemlerin üzerindeydi benim için."
Zaman bir nehir gibi... Kimi zaman dalgalı, kimi zaman durgun. Ama bazen de öyle bir girdaba kapılırız ki; bizi alır, yüzyıllar öncesine savurur.
Yazar, zamanın içinde savrulurken bizleri geçmişin gölgeleriyle, bugünün karanlığıyla ve İstanbul’un sakladığı en büyük sırla yüzleştiriyor.
Tarihin tozlu sayfaları arasında gizlenen bir sır…
Bir kölenin gözyaşlarıyla başlayan, bir tüccarın günahlarıyla devam eden, modern çağda cinayetlerle yüzeye çıkan nefes kesici bir hikâye… Roma’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine uzanan bu kurgu, İstanbul’un kadim kimliğini, gerçek Hristiyanlık izlerini ve Ayasofya’nın ardındaki gizli anlamları gözler önüne seriyor.
Üç genç kız...
Fellicia, Su ve Irmak…
Binlerce yıl arayla farklı kültürlerde, farklı çağlarda yaşamış olsalar da kaderleri aynı:
Kurban edilmek!
Tapınaklar, sunaklar, tanrılara sunulan adaklar… Her biri birer anahtar gibi geçmişle günümüzü birbirine bağlıyor.
Ve işte bu noktada, kitabın en sarsıcı soruları beliriyor:
Bu kızlar sadece kurban mı, yoksa daha fazlası mı?
Cellat Mezarlığı, Yerebatan Sarnıcı, Hürrem Sultan Hamamı… Bu mekânlar neden seçilmişti?
İstanbul’un altına gizlenmiş olan “tabut” neydi, kime aitti ve neden saklanmıştı?
Kitap, Ayasofya’nın sıradan bir yapı olmadığını vurguluyor. Onun taşlarında, kubbesinde, mozaiklerinde yüzyılların sırrı saklı.
Gerçek Hristiyanlık ise, kilise kurumlarının öğrettiklerinden çok daha derin bir hakikat içeriyor. Bu hikâye, o hakikate uzanan yolda cesurca ilerliyor.
Her dönemin kendine özgü dili, atmosferi ve gerilimi var.
Bir yandan polisiye kurgu içinde ipuçlarını takip ederken, diğer yandan tarihî detayların içinde kayboluyorsunuz. Ayasofya’nın gölgesi, Yerebatan Sarnıcı’nın nemli duvarları, Topkapı’nın mahzenleri… Hepsi yaşayan bir karakter gibi.
M.S. 327 yılı, Roma Costantine Dönemi... Genç bir adam, Priklitos, inancı uğruna ailesini kaybetmiş, kız kardeşi pagan ayinlerinde kurban edilmiş, kendisi ise köle olarak satılmıştır. Onun tuttuğu parşömenler sadece bir acıyı değil, bir lanetin de başlangıcını yazmaktadır.
Yüzyıllar sonra, 1577 Osmanlı İstanbul’unda, halk arasında “Deli Hacı” olarak bilinen bir köle tüccarı, zulmü ve kötülüğü adeta meslek edinmiş, inancı çıkarları uğruna giysi gibi değiştirmiştir. Onun karanlık geçmişi ise yazdığı gizemli metinlerde gizlidir. Peki bu iki adamın kaderi nasıl kesişir?
Ve günümüz… Cinayetlerin gölgesinde kaybolan İstanbul’un tarihî semtlerinde, birbiri ardına işlenen esrarengiz ölümler... Tüm olayların ortasında, iç dünyasında da fırtınalar kopan Tuba Komiser ve cinayetlerin odağındaki gizemli karakter Olcay.
Tuba Komiser’in soruşturması ilerledikçe işin rengi değişiyor. Parşömenlerdeki bilgiler sadece tarihi değil, bugünü de etkileyen bir oyun planını açığa çıkarıyor. Katiller kaçmıyor, âdeta iz bırakıyor. Cellatlar, koleksiyoncular, tüccarlar ve sırra adanmış kızlar…
Her şey bir şifre, bir metafor, bir uyanış çağrısı olabilir mi?
İmparator Constantin’in kurmak istediği “vahye dayalı yeni bir medeniyet”in ayak izleri bugüne kadar ulaşmış olabilir mi?
Ve eğer öyleyse, bu medeniyetin sakladığı en kadim sır neydi?
Tuba’nın en yakın arkadaşı Asuman, tesadüfen eline geçen bir parşömeni tercüme ederken geçmişin kapılarını aralar. Satır satır çevrilen her metin, yeni bir sırrı gün yüzüne çıkarır; ve her sır, yeni bir cinayetin anahtarıdır.
Cinayetlerin hep tarihî mekânlarda işlenmesi bir rastlantı mı, yoksa tarih yeniden mi yazılıyor? Deli Hacı’nın günahlarıyla Priklitos’un acıları aynı lanetin halkaları mı? Ve Tuba Komiser bu zinciri kırabilecek mi, yoksa onun da kaderi yazılmış mı çoktan?
Bu kitap, bir solukta okunacak bir polisiye olmanın ötesinde; insanlığın değişmeyen karanlık yönlerini, inanç ve çıkar çatışmalarını, adaletin kaç yüzyıl öteden bile olsa nasıl tecelli ettiğini anlatan güçlü bir eser.
Bir parşömen bulursanız, iki kez düşünün… Çünkü bazı gerçekler ortaya çıkmak için yalnızca doğru zamanı bekler.
Tarih susmaz. Yeter ki onu duymayı bilen kulaklarınız, görmeyi bilen gözleriniz olsun.
Kitapla Kalın.