Reşat Nuri Güntekin’in “Miskinler Tekkesi” adlı romanı, yazarın olgunluk çağı eserlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Kariyerindeki 16. romanı olan bu eser, diğerlerine kıyasla daha fazla toplumsal eleştiri içeriyor.
Öncelikle, romanın adından başlayalım. Kitabın adı “Miskinler Tekkesi” olmasına rağmen, İstanbul Karacaahmet’te bulunan gerçek tekkelerle doğrudan bir bağı yok. Bu isim aslında romanın başkahramanına işaret ediyor. Çünkü başkahraman doğuştan tembel, uyuşuk, hiçbir şeyi kendi yapmak istemeyen ve hep başkalarının sırtından geçinmeye çalışan biri. Roman boyunca onun kendi hayatını otobiyografik bir şekilde anlatmasına şahit oluyoruz. Dahası, bu karakter zamanla Sufi geleneğe yakın bir düşünce dünyasına da kayıyor.
İlginçtir ki romanın başkahramanının ismi hiç geçmez. Ailesiyle ilgili verilen bilgiler ise karakterin mizacını açıklayıcı nitelikte. Mesela dedesi Kazasker Şemsettin Molla’dan itibaren ailenin hep “koca kafalı” olduğu söyleniyor. Hatta kahramanımız, büyük kafasından çocukluğundan beri şikâyetçi. Tembelliğini de atalarından miras aldığını düşünüyor. Ailenin garip bir geleneği var: Padişahın sofra artıklarının yeni doğan çocuklara yedirilmesi… Bu, genetik tembelliklerine bir tür “kanıt” gibi gösteriliyor. Ailesinde annesi ve babası çok ön planda değil; asıl otorite figürü büyükannesi.
Romanın en güçlü yanlarından biri, geniş bir tarihsel arka plan sunması. Hikâye Meşrutiyet öncesi yıllardan başlıyor, Abdülhamit dönemi, Meşrutiyet, İttihat Terakki devri, I. Dünya Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan bir panoramaya yayılıyor. Başkahraman her dönemde farklı bir rolün içine giriyor. Örneğin tembelliğine rağmen güzel yazısı sayesinde mezun oluyor ve Abdülhamit döneminde Evkaf Vekaleti’nde memuriyete başlıyor. Ancak Meşrutiyet’in ilanıyla aile damgalanıyor, çünkü dayısı Abdülhamit’in çevresinde. 31 Mart Vakası’yla bağlantılı kişilerle yakınlığı nedeniyle sürgüne gönderiliyor, üç yıl Sinop’ta kalıyor.
Balkan Harbi sonrasında işsiz kalıyor. Ardından I. Dünya Savaşı’nda askerlikten kaçmak istese de, asker sayısı azaldığı için mecburen askere alınıyor. Büyük kafasına rağmen Halep’te yazıcı oluyor. Elinin kırılmasıyla da gazi sayılıyor. Savaşın bozgunuyla İzmir’e sürükleniyor ve burada asıl dönüm noktasını yaşıyor: Dilencilik. İlk kez bir cami önünde aldığı sadaka ile profesyonel dilenciliğe adım atıyor.
Başkahraman bu işi de kendince “sanata” dönüştürüyor. Klasik dilencilik gibi değil; el açmadan, yalvarmadan, daha çok insanların bilinçdışına oynayarak tahsilat yapıyor. Bu yöntemle mesleğinde ilerliyor, hatta memur maaşını bile geçiyor. İzmir’de kendine yeni bir hayat kuruyor. Afrika kökenli eski hizmetkârların yaşadığı bir mahallede Mesule Bacı ile tanışıyor, sonra da İsmail adında terk edilmiş bir çocuğu yanlarına alıyorlar. Bir bakıma kendi yöntemince bir aile kurmuş oluyor.
İsmail büyüdükçe babasından, yani “dilenci bir adamın çocuğu” olmaktan utanıyor. Eğitimine devam ediyor, Avrupa’da mimarlık okuyor ve Cumhuriyet döneminde hızla yükselen bir kariyer yapıyor. Ancak yıllar sonra ailesine geri dönüyor. Bu dönüş çok anlamlı: Artık geçmişinden utanmayan, hayatı daha doğru okuyan, kibirden sıyrılmış bir insan olarak babasına teşekkür ediyor. Roman, başkahramanın bu vefayı hayatında aldığı en büyük sadaka olarak görmesiyle bitiyor. Çok dokunaklı bir son diyebilirim.
Reşat Nuri, bu romanda yine insan psikolojisini incelemedeki ustalığını ortaya koymuş. Aynı zamanda dönemin İstanbul’unu ve toplumsal yapısını gözler önüne seriyor. Örneğin Abdülhamit döneminde hocalık yapanların Cumhuriyet’te meyhaneci olması gibi keskin toplumsal değişimlere değiniliyor. Kadın karakterlerin zayıf veya kolay bozulan kişiler olarak işlenmesi eleştirilebilir, ama genel olarak roman, toplumsal eleştirilerle dolu.
Sonuç olarak, “Miskinler Tekkesi” büyük aşk ya da macera vaat etmese de, insana dair çok şey söyleyen, tarihsel bir panoramayı aktaran ve derin bir psikolojik çözümleme sunan bir eser. Reşat Nuri’nin olgunluk döneminin önemli romanlarından biri olarak kesinlikle okunmayı hak ediyor.