·303 syf.····Okunma: 03 Haziran 2025 15:31 Kitap için tür olarak post-modern hiciv, psikolojik gerilim ve sosyal eleştiri arası bir roman denilebilir aslında. Bu yüzden, biraz da düşündürücü ve sorgulayıcı bir yanı olması, köklerini günümüzden alması nedeniyle her kesime hitap edebilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Kitabın başkarakterlerinden (sanırım) biri olan Athena Liu yazdığı tüm romanları yok satan, sektörde belli bir ağırlığı olan, Amerikalı-Çinli bir yazar. Bu etnik kültürü de ona sektörde hızlı yükselme imkanı tanımış ve her ne kadar karakterimizle çok zaman geçirme imkanımız olmasa da, hızlı yükselişinin, sektörün dibini görmemiş olmasının, onda istemsiz de olsa (belki istemli de olabilir fakat dediğim gibi, karakteri çok tanıma şansımız olmadığı için) biraz empati eksikliğine neden olmuş durumda. Kitabımızın okuyanları ikiye bölen, ama genellikle nefret eden kesiminin ağır bastığı asıl karakterimiz ise June Hayward. Yazarlık gibi bir alanda "sıradan beyaz" olmanın zorluklarını yaşayan, ilk kitabı ortalama bir başarı elde etmiş, çok bilinmeyen ve tanınmayan bir yazar. Okuyan birçok kişinin ve kendisinin de kendini tanımlarken kullandığı bir "görünmezlik" hissiyle boğuşuyor çoğu zaman. Athena gibi ışıltılı bir arkadaşının olması da onun bu gölgede kalmış hissetme hissini oldukça arttırıyor. Athena’nın gözleri önünde gerçekleşen trajik ölümü sonrasında June, onun daha kimselere okutmadığı ve yayımlanmamış romanını odasından alıyor ve kendi yazmış gibi yayınlıyor. Tüm hikaye böyle başlıyor aslında, tüm sorunlar, aklamalar, etik problemler, gerçeklerin asla gizli kalamaması... Juniper Song mahlasının arkasında, yepyeni bir kişilik inşa etmeye çalışıyor kendisine. Bir anda yıldızı parlıyor ve biz June'un yaptıklarının ne kadar yanlış, ne kadar etik-dışı olduğunu okurken, yazarın muhtemel bizde oluşturmak istediği rahatsızlık hissiyle baş başa kalıyoruz.
Aslında bu romanı sevdim mi, yoksa sevmedim mi emin değilim. Önerilecekler listemde ilk sıralarda olmaz diye düşünüyorum çünkü garip bir şekilde yazarın dili çok sade, çok sıradan geldi. Yine de kitabın konusu, kurgusu, kurgulanışı gerçekten özgün, ilgi çekici ve akılda kalıcı. Tahminen büyük vaatlerde (ve büyük beklentilerle) okumaya başlamasaydım, daha çok severdim bu romanı diye düşünüyorum. O kadar çok kişinin elinde gördüm, kitap o kadar çok övüldü ki, okumadan önce çok büyük beklentilerle başladım ister istemez. Yeni nesil yazarlarla kıyaslayacak olursam (Matt Haig, Sally Rooney gibi), yazarın dilinin çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim zannımca. O yüzden en baştan söyleyeceğim, çok çok büyük umutlarla başlamayın kitaba.
Yine de kitabın kötü olduğu söylenebilir mi, bence asla hayır. Zaman geçirmek için, özellikle kitap okuma durgunluğunuz olduğu bir dönemde okursanız, sizin için oldukça faydalı bir kitap olacaktır. Meslek etiği, arkadaşlıklar, yakın arkadaşlıklar arasındaki sevgi-nefret (bolca nefret) ilişkisi üzerine, güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Sosyoloji üzerine bolca okuma yaptığım için, meslek etiği üzerinde çok değişik eleştiriler okuduğum için, okurken diğer okuyucular gibi kendimi yerlerden yerlere atıp, karaktere kızdığım bir süreç yaşamadım okurken. Karakter kadar etik-dışı tepkiler ve kararlar vermezdim diye düşünüyorum fakat empati yaptığım zaman, karakteri anlayabiliyorum. Bu yüzden yazarı, "kötü" olarak tanımlanabilecek bir karakteri de bu kadar içselleştirerek yazabildiği için haddim olmayarak tebrik ediyorum.
Kitabın parmak bastığı birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle edebiyat dünyasındaki etnik kültürlerin, gizli ırkçılığın satır aralarında, gören gözler için altını çiziyor yazar. Günümüz dünyasının tüketim çılgınlığının bu alanı, sektörü de nasıl şekillendirdiğini okuyoruz bir yazarın dilinden, bence bu oldukça kıymetli. June'un bu sektör içinde yer bulma çabası, tırmanmaya çalışması, sadece sıradan-beyaz bir yazar olarak görüldüğü için, o algının altından çıkamamasının nasıl bir şey olduğunu okumak çok içli. Karakter her ne kadar muhtemel bastırdığı suçluluk duygusu nedeniyle çok duygusal-sezgisel bir karakter olmasa ve bunları açıklamasa da, üstüne düşününce oldukça yıpratıcı ve June için yorucu olduğunu düşünüyorum. Arkadaşının kitabını çalmanın onu ne kadar suçlu, paranoyak yaptığını okurken, bir yandan da yaptığı hatanın arkasından nasıl ilerlediğini ve hatalarının üst üste koyarak bir kule inşa ettiğini görmek, oldukça üzücü bence. Bir yandan yaptığını çok yanlış bulurken, bir yandan Atkena'nın yaptıklarını da düşününce, içimden bir ses yaptığıyla yüzleştiğini düşünüyor, her ne kadar ölmüş olsa da. Bu da bir tabu aslında, belki de yaşıyor olsaydı, söz hakkı olsaydı, June ne kadar yanlış davranmış olursa olsun, bir yüzleşme sonrası Athena'nın da ettiğini bulduğunu, başına gelen kötülüklerin bir karma olduğunu söyleyecek bir kesim olabilirdi. Ama hatalar, insanlar ölünce sanki konuşulması çok yanlışmış gibi, ölen kişi ölerek bu hatayı telavi etmiş gibi örtülüyor. Alışkanlık, kültür ve biraz da içselleştirdiğimiz tabulardan kaynaklı, Athena'ya fazla haklılık payı verdiğimizi düşünüyorum okurken. Ölmüş olması, yaptığı hataları telafi etmiyor. Ölen bir insanın arkasından yanlışlarını konuşmak da ayıp değil. Bence bunları yüksek sesle söyleyip, içselleştirebilirsek, kitaba bakış açımız da biraz değişecektir.
Buraya kadar okuduysanız teşekkür eder ve iyi okumalar dilerim.
Kitaplarla kalın.. :)