·324 syf.····Okunma: 05 Haziran 2025 15:02 Size bu kitap hakkında sadece ve sadece hakikati söyleyebileceğime yemin edebilirim, oysa bir kere yemin edene hiç yemin etmeyenden daha az güvenilmesi gerektiğini, iki kere yemin ettiyse daha da az güvenilmesi gerektiğini artık Saramago bize gösterdi. Okuması oldukça zor, ama içinde kelimelerle oyun oynaması bir o kadar güzel bir kitap Görmek… Çünkü okurken, bir anda bir kelimenin nasıl keşfedilebildiğine, sözlükte hangi anlama geldiğine ya da anlamını nasıl değiştirdiğine, sadece bir toplumun siyaseti, halkı, bireyleri üzerinden değil aynı zamanda dilin üzerinden değişimin yankısına kulak verebiliyoruz. O kadar kalabalık bir kitapki… Sadece karakter ya da konu kalabalığı değil üstelik, laf kalabalığı… Saramago, siyasetin içerisindeki tüm lafları tıpkı kurtlu bir elmanın kurtlarını ayıklamaya çalışır gibi cımbızla ayıklamış, önümüze sermiş, ve kurtların bir fotoğrafını çekip “Bakın, çürüme budur işte!” deyip bize onu göstermiş… Herkes konuşuyor, sürekli bir şeyler konuşuluyor ve konu içerisinde biz nerdeydik, niye buraya geldik, şimdi kim konuşuyor anlayamıyoruz, çünkü yazar noktalama işaretlerinin kitabın akışını keseceğini düşündüğü için bunları oldukça az kullanıyor. Ama garip bir durum, kitabı sesli okuduğumuzda, sanırım virgüllerde durma zorunluluğundan dolayı istemsiz bir şekilde sözleri daha iyi anlıyoruz. Kim bilir belki de Saramago okumak için görmeye ihtiyaç yoktur, duymaya ihtiyaç vardır… Tam da bu sebeple kitabı okumak çok zor, sanki işte siz böyle bir toplumda yaşıyorsunuz, bakın ve ne kadar zor olduğunuzu görün diyor o satırlar bize… Kitapta yazar kendini toplumu izleyen bir göz gibi yani Tanrısal bir üslupla ele alırken bir taraftan da bazen bazı kişilerin iç dünyasında ya da bazı olayların iç dünyasında neler olup bittiğini tam söylemeyebiliyor, ama özellikle ilk satırlarda Tanrısal bir adalet arayışı konusuna oldukça vurgu yapıyor. Sanırım bu şekilde bir kare çerçeve çizerek, ya da yuvarlak diyelim ki çok keskin sınırlar koymaktan kaçınalım, size bu kitabın genel hatlarını aktaraibilirim…
Kitabın hikayesine başlamadan önce aslında Körlük kitabının hikayesinden başlamak istiyorum. Çünkü bana öyle geliyor ki körlük anlaşılmadan önce görmek anlaşılamayabilir. Körlük kitabında bir şehirde aniden insanlar kör olmaya başlıyordu. Ancak bu insanların niye kör olduğunu bilmiyorduk… Bu insanların niye beyaz körlük yaşadıklarını da bilmiyorduk. İkinci kitabı okumaya başladığım ilk bölümlerde aslında niye o körlüğün beyaz olabileceğini anladım. Karanlıkta olduğunuzu düşünün, uzun seneler ya da zamanlar boyunca karanlıkta kaldığınızı… Gözlerinizi bir anda açarsanız aslında beyazdan başka bir şey göremezsiniz ve o beyazlığın içindeki renkleri de ayırt edemezsiniz. Aslında insanın aydınlanması, farkındalık kazanması olarak adlandırılan durum da tam olarak böyledir. Eski dünyanızdan biri sizi çekip çıkarmış, bir yerde hapsetmiş gibi hissedersiniz, çünkü ne yöne gideceğinizi, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Dünyayı o anda algıladığınız hali, önceden algıladığınız halinden çok daha kötü gelir, çünkü önceden hiç değilse karanlıkta bile olsanız, ayırt edebildiğiniz şeyler vardı, doğru ya da yanlış olması önemli değil, varlardı. Ve siz onlara göre yönünüzü bulabiliyordunuz. O şeyleri oradan çekebileceğinizi bilmiyordunuz, ama o şeyler varken yürümeye alışmıştınız. Seçimler yapmaya, yaşamaya, zamanı akıtmaya… Oysa şimdi o kadar aydınlık ki, o renkler aydınlıkta anlamını yitiriyor, sözcükler anlamını yitiriyor… Ve siz acı çekiyorsunuz. Çünkü etraftaki şeylere çarpıyorsunuz, her ilerlemeye çalıştığınızda… Bence Körlük kitabında olan şey tam olarak bundan ibaretti, hatta buna ek olarak, bu kendimce uydurduğum gerçeklikleri abartıp, aslında insanlar bir aydınlanmada oldukları için bu kadar acı çekiyorlardı diye düşünüyorum ve tam o aydınlanmada olduğunuz ilk zamanlarda dünyanın sizin gözünüze ne kadar kötü görünebileceğini, çünkü artık içinizden bir gözün daha açıldığını ve bu gözün büyük bir açlıkla, kavramları yermiş gibi parçalamak istediğini, içine çekmek istediğini, bunu yaparken de bir taraftan sizin parçalandığınızı da eklemek gerekir. Ama kim bilir, belki de siz çoktan aydınlandınız, çoktan görüyorsunuzdur da, çevrenizdeki insanların görmesi için bu acılara tanıklık ediyorsunuz ya da maruz kalıyorsunuzdur. Ya da belki birilerinin aydınlanması, sizin görmenizi genişletiyordur. Ama işte bir kere o aydınlanmaya giren bir insan, bir toplum bir daha aynı anlamlarına dönemez. Artık çok geç… Görülmemesi gereken her şey göründü, söylenmemesi gereken her şey söylendi ve yapılmaması gereken her şey yapıldı bir kere… Ya da zaten yapılmıştı ama siz ancak kavradınız, ikisi arasındaki tek fark, sizin için artık bu acıları yaşamadan görmek mümkün değil…
Şimdi huzursuz ve bayıltıcı derecede karamsar bu Körlük yorumlarımdan sonra artık Görmek’te ne olacağına ya da ne oluyor olduğuna gelebiliriz… Görmek önce bize siyasi bir resim çiziyor. Bize adı bilinmeyen o ülkedeki partileri tanıtıyor, partilerin içerisindeki küçük, büyük bireyleri ve bunların hiyerarşilerini, hani adamın kaç numara ayakkabı giydiğini ve ayağının nereye uzandığını anlatıyor. Tabii bunları kurtçuk gibi düşünürseniz her bir kurtu hem tarif etmek hem anlamak çok zor. Ama net anlaşılan şey ise hepsinin amacının aynı olması, elmayı olabildiğince çürütelim ve yiyebildiğimiz her parçasını yiyelim ve sadece ama sadece biz yiyelim. Başka kurtlar yemeye çalışırsa biz onları yiyelim. Elmayı öyle bir yiyelim ki elmanın bile bundan haberi olmasın… Ya da olsun, bu kimin umrunda yeter ki elma bizi zehirlemesin… Bu ayakkabılar, ya da adamlar ya da kurtçuklar aslında, emir verip, emir almaktan başka hiçbir şey yapmazken, en büyük işleri en kaotik şeyleri yarım ağızla verdikleri emirlerle yapıyorlar. Öyle ya, bir ayakkabı önemliyse, o adımı atmadan kırmızı halı serilmeli öyle değil mi, bir sohbet arasında ben daha önce hiç kırmızı halıya basmadım demesi, yani aslında ağzından çıkan sözcükler yerine zihnindekileri okursak önüme kırmızı halı serin demesi yeterli. Oysa bunu söylemiş olursa ileride bir gün biri gelip, sen kırmızı halı istedin diye getirdik denilebilir o zaman bir numarra büyük ayakkabı bu ayakkabıya hesap sorarsa suçlayacak kim kalır geriye? Oysa her zaman yarım ağızla söylemek ve suçlanacak ayakkabılar oluşturmak güvenilir yol. Peki öyleyse suçlanacak ayakkabılar bunları niye yapıyor diye düşünebiliriz? Çünkü onlar da günün birinde bir numara büyüyüp kırmızı halıya basmak istiyorlar. İşte bu yüzsüz senaryoda, görebileceğiniz her türlü yüzsüzlükleri toplayın, çünkü bundan çok daha yüzsüzünü bulacaksınız, bu ayakkabılar, kırmızı halı için sadece yarım ağızla emir vermekle yetinmiyor, bu ayakkabılar, can alıyor… Öyle ki insanlar, ne için suçlandıklarını bile bilmeyen insanlar, ıslak bir kağıdın, bazen bir polgiraftan çıkan mürekkeple, bazen bir daktilo ile yazılırken bazen de suyun altında yok edilirken ıslatılmış bir kağıdın içerisindeki sözcüklerle yaşayıp ölüyorlar… Bazen yaşamları bir sayıdan ileriye gidemiyor. Çünkü bazen en önemli sayı ayakkabınızdır ve eğer ayakkabı numaranız yeteri kadar büyük değilse, yaşamanızın önemi ne? Ya da eğer birilerinin ayakkabı numarasını büyütmüyorsanız. İşte adı bilinmeyen ülkenin adı bilinmeyen başkentindeki insanlar, o büyük aydınlanmadan sonra yani körlükten sonra, belki yıllar sonra, kommün bir bilinç ile, (bazı travma yaşayan haklarda bu şekilde kommün tepkiler verildiği gözlemlenmiş) boş oy kullanmaya cürret ediyorlar. Ve özellikle hükümet bu insanları cezalandırmak istiyor. Çünkü insanlar boş oy kullanarak aslında ülkede varlığını sürdüren üç ayakkkabıdan hiçbirinin kalıbına girmek istemiyorlar. Ayakkabılar ise yarı doğru, yarı yalan ne olduğu aslında pek de önemli olmayan ancak halkın inanma ihtimali olabilecek bir bilgi kırıntısı arıyor. Çünkü eğer böyle bir bilgi kırıntısı bulursa “İşte terorist!” pardon “İşte aranızda sizi yeniden körlüğe sürükleyecek, sizi öyle bir felakete götüren hain!” diyebilir ve böylelikle seçimdeki boş oy kullanan insanların boş oy kullanma haklarını yok sayabilir. Bir noktada aslında hakkın ne olduğu da tartışılıyor. Hak soyut mudur, hak edilince mi var olur yoksa hak edilmeden mi? Eğer anayasada boş oy kullanılabilir yazıyorsa bunu nasıl hak olmaktan çıkartabilirler? Halkın elinden bu hakkı alabilmeleri için hangi nedeni öne sürebilirler? Çünkü ayakkabının değer görmesi için rahat bir koltuğa oturması lazım, oturabilmesi için halkın izin vermesi ya da o koltuğu halktan zorla alması lazım. İşte bu yüzden ayakkabılar o değerli koltuklarında kelimeleri tüketirlerken, bunu bazen kelimeleri kurşun gibi sıkarak, bazen de gazetelerde resimler çizerek, ya da bazen bir bayrağı dalgalandırarak yapabilirler, onlar tüm bunları yaparken bazen farklı kelimeler fısıldayan biri, birileri olabilir. Sesleri ayakkabılar kadar gür çıkmayabilir, onlar gibi koltukları da olmayabilir ama kim bilir belki bir gün gökten üstünüze gazeteler yağar, ve siz kelimelerle ıslanırsınız, ya da belki bir köpek gözyaşlarını yalar, belki bir gün üç kurşun sesi duyarsınız ve bir köpek uluması… Ama yine de hiçbir şeyin değişmemesi olması hiçbir şeyin değişmeyeceğine denk gelmez çünkü siz artık farklı görüyor olabilirsiniz…