Dil, durağan bir eseri akıcı hale getirmeye yeter mi? Kör Baykuş’u bitirdiğinizde bu sorunun cevabını siz verirsiniz. Çünkü Sadık Hidayet’in romanı, sancıyı resmetmeye çalışan bir ruh. Üslubun mu yoksa konunun mu ağır bastığını tartışmak, belki de okurun kendi aynasına bakma biçimiyle ilgilidir. Ama kesin olan şu ki bu kitap, kolay hazmedilecek bir “okuyup geç” hikayesi değil.
Ben okurken ütopya ile realitenin kavgasını gördüm. Karakter, arafta salınan bir ruh gibi; bir yanda azimden doğan mücadele, diğer yanda çaresizlikten beslenen tükenmişlik. Bu gelgit, kimi zaman bıktırıyor, kimi zaman da sayfaları bırakmanıza engel oluyor. Yani kitap tekdüze değil; tam tersine, insanın tahammül sınırlarını zorlayıp sonra tekrar içine çeken bir yapıya sahip.
Burada yapılacak en büyük hata, romanı sıradan bir olay örgüsüne indirgemek olur. Kitap, “efendim işte şöyle oldu, böyle bitti” diye özetlenecek bir kurguya sahip değil. Onu yalnızca can sıkıntısına reklam arası, yalnızlığa teselli molası sanan okur, metnin en temel damarını ıskalar. Üstelik bu yalnızca yazara değil, emeğe de saygısızlıktır. Çünkü asıl mesele, olaylardan çok o olayların içimize bıraktığı yankıdır.
Sadık Hidayet, kalemini bir ressamın fırçası gibi kullanıyor. İran’ın coğrafyasını, kültürünü, çelişkilerini karakterin içine nakşediyor. Ortaya çıkan tablo belki rengarenk değil, bir an çığlık çığlığa bir sessizlik, bir an sessiz sedasız duyurulmaya çalışan çığlık… İşte bu gelgitler, eseri hem yoran hem de vazgeçilmez kılan şey.
Ölümü yaşama tercih eden her yazarın satırlarına bu kararının gölgesi düşer. Kör Baykuş da bundan azade değil. Sadık Hidayet’in satırları, intihara doğru döşenmiş taşlar gibi; her sayfa biraz daha yaklaşan bir karanlığın ayak izlerini taşıyor.
Kısaca Kör Baykuş’ta dil, sadece akıcılık değil, aynı zamanda bir ağırlık da taşır. Hidayet’in cümleleri, akarken boğazınıza takılan dikenlerdir.