İnsan hayatı içerisinde bazı kalıplar, bazı fikirler, bazı deneyimler öylesine katı haldedir ki; insan o deneyimin dışında hiçbir gerçekliği farkedemez. İnsanın kendi deneyimleri dışında nesnel bir gerçeklikten söz edebilir miyiz bilmiyorum ama kendi gerçekliğinin katılaşmasından ve içeriye bu gerçekliği zarara(!) uğrayatacak başka hiçbir deneyimin dahil edilememesinden söz edebiliriz sanırım.
Bazen insan ne kadar katı olursa olsun onu yıkıp, yeniden yapılandırmak isteyen bir güce karşı koyamaz böyle bir katılıkta yeni fikirlerin, yeni deneyimlerin insan hayatına dahil olması çoğunlukla yıkıcı olur. İşte bu hikaye yaşadığı bir deneyimle hayatı kökten değişen; derin bir uyanışla; içindeki duygusuzluğu, boşluğu ve donukluğu farkeden bir adamın hikayesi. Bir ayna size bütün duygusuzluğunuzu yansıttığında, bugüne kadar yaşadığınız her şeyin koca bir yalan olduğunu farkettiginizde ve kaçacak bir yeriniz kalmadığında....
Roman karakterimize dışarıdan baktığımızda oldukça düzgün, toplumda örnek alınan bir insan gibi görünüyor: Zengin, toplumsal kuralları önemseyen, elle tutulur hiçbir sorunu olmayan bir adam... Ama aslında içi bomboş. İçindeki boşlukta halatsız sallandığını fark etmeyen ve yaşamasının tek sebebi dünyada olmak olan bir adam. Zweig ısrarla bir şey göstermek istiyor: İnsanın bedeni tüm insanların gözünün önünde ölür ancak ruhunun ölümü daima gizlidir.
Ama o gün; hiç beklenmedik bir anda, sıradan bir pazar günü yaşadığı bir olay; yaşanan o kırılma ve içeriye sızan ince bir acının bir insanı nasıl dönüştürdüğüne şahitlik etmek... Rubunun yeniden canlanmaya başlamasına...
Psikolojik açıdan degerlendirecek olursak; aslında kahramanimizin travmatik bir uyanış yaşadığını söyleyebiliriz. Freud bu durumu; bilinçdışının ansızın yüzeye çıkışı olarak tanımlar. Ancak bu travma hazır bulunmuşlukla birleştiğinde (yani kişinin yüzleşmeye hazir bir psikolojik sağlamlığı bulunduğunda) asla yıkıcı bir travma değil aksine yeniden doğumun, yeni bir uyanışın başlangıcı. Kişinin fiziksel doğumu hiçbir zaman psikolojik doğumu ile eş zamanlı değildir. Kişi bu boyutta bir kırılma yaşadığında; kırılan yerden sızan ışığın aydınlığı psikolojik doğumun da habersicisi olabilir.
Duygusal açıdan baktığımızda ise kitabın en çarpıcı tarafı; böylesine bir uyanış için, bu travmatik doğuş için aslında çok büyük bir olaya gerek yok. (Spoiler: bir yarış atı bileti çalmanız bile bazen her şeyi değiştirebilir) Bir felaket, bir mucize ya da büyük bir aşk beklemenize gerek yok. Bazen küçük hatta önemsiz görünen bir şey dahi kalbinizin kilidini açabilir.
Kitabın en güçlü yanı ise size şunu sorgulatıyor olması; ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa alışkanlıklarım, sorumluklarımın, toplumun benden beklentilerinin bir uzantısı olarak yaşadığımı mı sanıyorum? Bunu anlamanın aslında bir yolu var; ben okurken şöyle düşündüm; alışkanlıklarım, sevdiklerim, mesleğim, sorumluluklarım, rollerim sahip olduğumu sandığım her şey elimden alınırsa benden geriye ne kalır?
Ya da daha önemlisi bir şey kalır mı?
İşte o gerçekten yaşayan şeydir...