·328 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Eylül 2024 00:00 "CABULKA"
"Yaşamın pusulası olsaydı, biz burada bu yolculuğu konuşuyor olamazdık. Pusula yola aittir, yolcuya ve yolculuğa değil çünkü yol, sadece yaşamdan bir parçadır. Oysa yolcu ve yolculuğu, yaşamın tümüdür.Unutmayın, yolun sonu var ama yolcu ölmedikçe yolculuğu bitmez."
Zamandan ve mekândan önce, yalnızca beyaz bir yumurta vardı. Yumurta kırıldığında, içinden çıkan Anka kuşunun gözyaşlarıyla su, kanatlarından düşen tüylerle taş ve toprak, hayretiyle yankılanan sözlerle “isim” meydana geldi. İşte insanlık, varlık ve yokluk arasındaki o ince çizgi burada başladı: “cab ul ka” sesiyle.
Her mit, aslında bir halkın hafızasında taşıdığı derin bir hakikati fısıldar. “Cab Ul Ka” da tam olarak böyle bir hatırlatmadır. Yaratılışın boşlukla, yumurtayla ve Anka’nın kanatlarıyla başlaması bize şunu söyler:
Varlık yokluktan doğar.
Her şey bir “hayret” ile başlar.
Hayretin sesi, zamanın ve mekânın ötesine uzanır. Anka’nın gözyaşından suyun doğması, insana şunu düşündürür: Yaşamın kaynağı duygudur. Hayret, sevinç ve aşk olmadan hiçbir kıta, hiçbir toprak, hiçbir hayat filizlenmez. Turnaların bu sesi işitip peşine düşmesi ise yolculuğun özünü anlatır. İnsan, ilk kez duyduğu o ilahi sesi aramak için daima yola çıkar. Yolda dağlar yükselir, Kafdağı belirir. Çünkü aşk, dağları var eden güçtür.
Her insanın içinde, farkında olsa da olmasa da, görünmez bir kabuk vardır. Bu kabuk; alışkanlıklarımız, korkularımız, ilişkilerimiz, hatta bazen en güvenli sandığımız hayat düzenimizden örülür. Kimi zaman bu kabuk bizi korur, kimi zaman da nefesimizi daraltır. Ve biz, farkına varmadan onun içinde tutsak kalırız.
Fiziki şekli bir anka kuşunu andıran efsanevi bir diyar düşünün: Cabulka.
Üç ayrı bölgeden oluşuyor bu gizemli topraklar: Bilinmeyen Diyar, Karanlık Diyar ve ikisinin arasında yer alan Araf Diyarı. Bu diyarlarda martılardan akbabalara, kargalardan saksağanlara kadar birçok farklı kuş türü bir arada yaşamaktadır.
Serinin ilk kitabı Yokluk Göğünün Kuşları, bu kuşların gözünden bize hem derin bir hikâye hem de derslerle dolu bir yolculuk sunuyor. Üstelik olayları, geçmişin tanığı olan puhu kuşu Kalemmes anlatıyor.
Cabulka uzun süredir büyük bir hastalığın pençesindedir. Daha doğmadan yumurtaların içinde ölen yavrular, giderek yayılan kıtlık ve zehirlenen su–toprak… Pelikan Koca Gaga (Birizo) tüm gayretiyle çözüm arasa da, durum gün geçtikçe daha da kötüleşir. Baykuş Hanedanı’nın en yaşlı üyesi Agâh, bu tehlikeyi herkesten gizli tutmak ister. Fakat çaresizlik arttıkça gerçek saklanamaz hale gelir.
Durumun ciddiyetini duyurmak için diğer diyarlara güvercinlerle mesajlar gönderilir. Ne var ki bir güvercinin mesajı yerine ulaşmadan öldürülmesi büyük bir yanlış anlaşılmaya yol açar. Mesajı alamayan Diyarın Hükümdarı kendini dışlanmış hisseder ve savaş hazırlıklarına başlar.
Çaresizlikten doğan umut ise farklı bir yoldan gelir. Agâh, Cabulka’yı kurtarmak için yedi farklı kuş türünün Veliahtlarının Fırtına Kayası’na bir yolculuk yapması gerektiğini ön görür. Böylece genç veliahtlar, ailelerine veda ederek zorlu bir maceraya atılır.
Her biri farklı bir yük, farklı bir sorumluluk taşımaktadır. Büyüklerinin beklentileri omuzlarında ağır birer yük gibidir. Yolculuğun nasıl geçeceğini bilmezler, ama Cabulka’nın kaderi artık onların ellerindedir.
Cabulka’nın anlamı, insanın içsel yolculuğuna işaret eder. Çünkü evrende her şey, özüne dönmenin yollarını arar. Kitapta yer alan “Yokluk” ise, aslında insanın benliğinin bağlarından kurtulmasını, gönül âleminin saf ve berrak bir hale gelerek Rabbi ile buluşmasını simgeler.
Fantastik kurguda karşılaştığımız Anka kuşu, tasavvufi anlamda kanaatin, sabrın ve tekâmülün sembolüdür. Kafdağı ise akıl ile ulaşılamayan, yalnızca aşk ve gönül ile varılabilecek menzilleri anlatır. Bu yolculuk, gerçekte var olmayan dağların arkasına yapılan bir arayış gibi görünse de, aslında insanın hakikate ulaşmak için verdiği manevi yolculuğun göstergesidir.
Eserde kuşlar yalnızca masalsı varlıklar değil; insan ruhunun simgeleridir. Açgözlülük, kıskançlık, hırs gibi dünyevi tuzaklara düşerek yolunu kaybeden kuşlar, aslında insanın dünyevi engellerle mücadelesini temsil eder. Genç kuşların Yokluk Göğü’nde yaptıkları Anka yolculuğu, insanın içsel tekâmülünü sembolik bir dille anlatır.
Her aynaya bakışta ardında görünmeyeni fark etmeye çalışan kuşlar, bize şu mesajı veriyor.
“Unutma, sırrımız aynalarda saklıdır. Aradıklarında gizlidir. Mana âlemini kuşatan gönül, Hak yolcusunun varacağı son menzildir.”
Yokluk Göğünün Kuşları, yalnızca bir macera hikâyesi değil. İçinde birlik olmanın, sorumluluk almanın, doğayı korumanın ve farklılıkları bir arada yaşatmanın önemini anlatan derin mesajlar var. Kuşların diliyle yazılmış bu fabl, aslında bize insanlığın yolculuğunu ve sınavlarını hatırlatıyor.
Bugün bizler de kendi hayatımızda “cab ul ka” sesini arıyoruz. Kimimiz onu sanatta, kimimiz doğada, kimimiz sevdiklerimizin gözlerinde buluyoruz. Her bulduğumuzda yeniden hayrete düşüyor, yeniden var oluyoruz.
Zaman on bininci yılına ilerlerken, belki de sorulması gereken soru şudur:
Biz hâlâ o ilk hayreti duyabiliyor muyuz?
Kanatlarımızdan dökülen tüyleri, gözyaşlarımızdan doğan suyu, sesimizden yükselen dağı görebiliyor muyuz?
Belki de tek yapmamız gereken, turnaların yolculuğuna katılmak ve içimizdeki Anka’nın sesine kulak vermektir.
Kitapla Kalın.