Charles Bukowski’nin "Kadınlar" kitabı, pek çok okuru özellikle de kadınları hayal kırıklığına uğratmış görünüyor. Ama hayal kırıklığına uğrayanların büyük kısmı, Bukowski’yi yalnızca internet çöplüğünde dolaşan aforizmalardan tanıyor. Oysa onun diğer kitaplarını okuyanlar, hayat hikayesine aşina olanlar iyi bilir; Bukowski, edebiyatın anarşist çocuğudur. Başkaldıramayacağı bir değer yoktur; kural tanımaz, kalıba sığmaz, kendi kirinden ve aykırılığından beslenen bir yazardır. Dolayısıyla ondan “kadınlar” hakkında pembe sözler bekleyenler, daha ilk sayfada yanlış kapıyı çaldıklarını anlamalıydılar.
Bukowski, hayatın karşısına “hiçlik”le çıkan bir ayyaş derviştir. Yenileceğini bile bile kavga eden, gettoların kirinden şiir çıkaran, görünmez olmayı bir direniş biçimine dönüştüren bir adam. Hayata karşı kamufle olmadan ayakta kalmak mümkün değildir ona göre. Bu yüzden “Kirli Yaşlı Adam” lakabı, onun için bir aşağılama değil, tam tersine bir gurur nişanıdır.
Kitapta cinsellik ve kadınlarla ilişkiler üzerinden anlatılanlar, aslında Bukowski’nin kendi travmalarının dışavurumudur. Babasından göremediği sevgiyi kadınlardan arayan bir erkek figürü… Bu durum yıllarca kadınlara yüklenen “babasızlık sendromu” klişesinin ters yüz edilmiş hali. Kadın bir boşluğu doldurmaya çalıştığında “psikoloji” deniyor; erkek aynı şeyi yaptığında “sapıklık.” İşte Bukowski’nin "Kadınlar'’ı, bu ikiyüzlülüğü suratımıza çarpan, aynı zamanda “sevilmemiş olmanın” edebiyatını yapan bir metin. Onun için sex bir marifet değil; “adam yerine konulma” çığlığıdır.
Bukowski edebiyatı, kelimelerle tablo yapmak değil; kelimelerle pornografik bir film çekmektir. Bu yüzden kitabı okurken Cemal Süreya’nın erotizmi, Neyzen Tevfik’in aykırılığı ve Bukowski’nin kirli gerçekliği aynı potada eriyormuş gibi hissettim. Üçü sanki bir araya gelmiş, bir kadın bulmuş ve iddiaya tutuşmuş; “Hangimiz daha iyi düzersek kitabın ismi ona ait olacak.” Görünen o ki masayı Bukowski devirmiş.
İlginçtir, bu kadar sert eleştiriler almasına rağmen "Kadınlar" Bukowski’nin en çok okunan kitabı olmuş. İşte bu, tam anlamıyla bir Bukowski paradoksudur.
"Kadınlar" yalnızca kadınlara ya da erkeklere dair bir kitap değildir; aslında Bukowski’nin kendi hayatını çıplaklaştırdığı bir otobiyografi sayılabilir.
Kitabı okurken sürekli şu soruya takıldım: "Eğer benzer bir kitabı ünlü bir kadın yazar, erkekler üzerine yazsaydı tepkiler aynı mı olurdu?" Hiç sanmıyorum. Erkekler kendilerini görüp rahatsız olmak yerine, yazarı “bizi bu kadar iyi tanıyor” diye alkışlarlardı.
Çoğu kişi başkalarının incelemelerinden etkilenip, daha kitaba başlamadan olumsuz bir önyargı geliştirdiği için metnin ironisini, mizahını ve trajedisini göremiyor.
Bukowski’den alınacak en önemli ders, hayatın pisliğine gömülmeden onu anlayamayacağımızdır.
“Kişisel hassasiyetlerinizle değil, edebiyatın çıplak gerçeğiyle” yüzleşmeye çalışın. Çünkü Kadınlar, Bukowski’nin dehasını anlamak için bir eşik kitabıdır; kirin estetiğiyle yazılmış bir manifesto.