Kitabın adı ilk bakışta “sosyal medya”yı öne çıkarıyor. Ama aslında kitabın kalbi süper ego kavramında atıyor. Yani hepimizin içindeki o yargılayıcı, sürekli “daha iyisini yap, hata yapma, yanlış görünme” diye fısıldayan ses.
Yazar bu sesi Freud’dan alıp bugüne taşıyor. Ama olayı sadece psikolojiyle sınırlamıyor; Nietzsche’den Arendt’e uzanan bir düşünce yolculuğu kuruyor.
Kitap boyunca fark ettiriyor ki süper ego sadece çocukken anne-babadan içimize yerleşmiş bir otorite değil. Bugün kültürden siyasete, sosyal medyadan gündelik ilişkilere kadar her yerde karşımıza çıkan bir baskı mekanizması. Mesela sosyal medyada sürekli “beğenilmek” ve “yanlış yapmamak” kaygısı… Linç kültürü… Bunların hepsi süper egonun günümüzdeki hali. Ama mesele sadece sosyal medya değil; işin aslı, modern insanın içinde taşıdığı o sürekli “eksik hissetme” hali.
Benim kitaptan çıkardığım en önemli şey şu: yazar, süper egoyu bir düşman gibi sunmuyor, daha çok “onu fark et, tanı, nerelerde seni sıkıştırıyor gör” diyor. Yani aslında bir çeşit farkındalık çağrısı yapıyor. “Bu çağın ruhunu anlamak istiyorsan, süper egonun yeni maskelerine dikkat et” demek istiyor.
Dili çok akademik değil, ama düşünsel derinliği var. Okurken “evet ya, ben de bazen sırf insanlar ne der diye paylaşıyorum” gibi şeyler düşündürüyor. Yani kitabın kendisi de süper egonla seni yüzleştiriyor diyebilirim.