Oscar WildeDorian Gray'in Portresi
Bu kitap, bencilliğin insanı ne gibi kötülüklere sürükleyebileceğinin güzel bir kanıtı niteliğindeydi. Ne kadar güzel ya da ne kadar başarılı olursanız olun, bencillik tüm güzelliklerin üstünü örten bir sis bulutu gibidir. Göz görmeyecek biçimde sizi yutar ve yok eder. Geriye ise sadece insanlara bıraktığınız “portreniz” kalır.
Kitap, Dorian Gray adında yakışıklılar yakışıklısı bir gencin bencilliğinin esiri olmasını konu ediyor. Başlangıçta bir insanın bu kadar “çirkinleşebileceğini” tahmin etmiyorsunuz. Ancak kitap her sayfasında sizi daha çok şaşırtıyor. Çünkü işin içine bir de “şeytan” giriyor.
Genç, yakışıklı ve iradesiz Dorian, yetenekli bir ressam olan Basil Hallward ile dostluk kurar. Basil, Dorian’dan öylesine etkilenmiştir ki adeta ona tapmaktadır. Onu her yönüyle kusursuz bir sanat eseri olarak gören Basil’in bu tutkusunu eşcinsellik olarak görüp dönemin hükümeti sansürlemiş ve hatta yasaklamıştır. Ben sansürsüz basımını okumadım. Okuduğum basımında da bir aşk ve tutku söz konusuydu ancak –sansürlenmiş olduğu için olsa gerek- rahatsız edici bir duruma rastlamadım. Umarım sansürsüz basımını da okurum ve ikisini karşılaştırarak yorumlayabilirim. Neyse, konumuza dönelim. Basil, tutkuyla başyapıtını yani Dorian’ın bir portresini yapmaya girişir ve bu sırada bu dostluğa Lord Henry Wotton dâhil olur. Lord Henry’nin sivri kişiliği, ilginç düşünceleri Dorian’ı çok etkiler ve hatta kişiliğini şekillendirir. Bu, Dorian için sonun başlangıcıdır.
Uzun bir çalışmanın ardından portre biter. Kendi kusursuzluğuyla yüzleşen Dorian afallar. Bir de üstüne Lord Henry’nin gençlik ve yaşlanmak üzerine söyledikleri Dorian’da tokat etkisi yaratır. Daha önceleri nasıl göründüğünün farkında olmayan “Narcissus”, “nehirdeki yansımasıyla” karşılaşmış gibidir. Portreyi evine götüren Dorian, hep genç kalmayı diler ve farkında olmadan şeytanla bir anlaşma yapar. Böylece Dorian şeytani bir gençliğe “hapsolur” ve portresi onun yerine yaşlanmaya, daha doğrusu çirkinleşmeye başlar.
Şimdiye kadar anlattıklarım olayların giriş kısmıydı. Tüm olayların ateşleyicisi işte bu oluyor. Dorian, sanki dağdan yuvarlanan bir kar topu gibi giderek büyüyen bir hızla insanlığını yitiriyor. Hem kendi hayatını karartıyor hem de Sybil gibi nice masum insanın hayatını karartıyor.
Bence Dorian’ın rastladığı her insan, yaşadığı her olay onun için bir sınav niteliğindeydi. Onun insan kalmasını sağlayacak birer sınav… Ancak Dorian kaybetmeyi seçti. Hem de bir hiç uğruna… Ve bu hırsı onu yok etti. Bir canavara dönüştürdü.
Yazarın diline bayıldığımı söylemiştim. Oscar Wilde benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Öylesine yalın, akıcı ve insanın içine dokunan bir anlatımı var ki siz de onların dördüncü arkadaşıymış gibi hissediyorsunuz. Ve bu yüzden öfkeden çıldırıyor, kendinizi kin güderken buluyorsunuz. Oscar Wilde’ın olayları sanki siz yaşıyormuşsunuz gibi gelen anlatımı insanın okuma aşkını kabartıyor. Sanki çölde susuz, biçare gezerken vahaya rastlamışsınız da kana kana su içiyormuşsunuz gibi bir doyum ve heyecan yaratıyor. Yazarın en çok bu yönünü seviyorum. Ayrıca yazarın tek romanı olması ise onu daha değerli kılıyor.
Oscar Wilde, romanındaki karakterler için şunları söylemiş: “Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda…” Neden böyle söyledi, neden Dorian olmak istedi? Bilmiyorum. Ancak bize böylesine çarpıcı bir eser bıraktığı için ona teşekkür ederiz.
Peki, sonunda Dorian ne hissetti? Pişman oldu mu? Aklı biraz başına gelse de artık çok geçti. İçinde kalan son kırıntılar ona fayda sağlayamazdı. Narcissus çoktan nehre düşmüştü, hızla dibe çöküyordu. Artık Oreas’ların şarkıları da nehri teselli etmeye yetmiyordu. Narcissus öldüğünde düştüğü yerden nergis çiçeği yetişmişti. Dorian ise bir nergis çiçeği bile yetiştiremeden yok olmuştu. Çünkü çürümüş toprakta hiçbir şey yetişemezdi.