·544 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Ağustos 2025 00:00 Veba Geceleri her cümlesi için çok uğraşılmış, oldukça kendine has, orijinal bir metin. Bazen çok anlamsız gelse de, sözcüklerin belli bir kısmında kendini tamamladığı ilginç bir uyum vardı. Bu nedenle okuması epey zorlayıcıydı. Aslında ilk okuduğum Orhan Pamuk romanı,fakat bazı yerlerde kopsam da bir şekilde metnin içine girmeyi başarabildim. Bazı bölümleri anlamamıştım ve yan okumalarla, tekrardan eski sayfalara dönmelerle o eksikleri kapatabildim. Fakat bazı kısımları hâlâ anlamadım,ancak neresini anlamadığımı da pek anlayamadığımdan o kısımlar belirsiz kaldı :)
Biraz okuldaki matematik dersleri aklıma geldi bu esnada. Hoca “Anlamayan var mı?” diyor; anlamadığımı söylesem “Hangi bölümü?” diyecek.Hocam, sadece belli bir bölümü anlamasam mutlu olurum zaten :) Ama tabii, Orhan Pamuk’un Veba Geceleri, matematikten daha kolay olmasa da çok daha zevkli.
Kitabın giriş cümlesinde “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir.” diyor. Bu biraz kafa kurcalayıcıydı. Okur hem bir kurmaca, hem de bir gerçeklik içinde oluyor. Bu nedenle yorumlayıp incelemesi de garip oluyor.Çünkü bir tarih, ama rahat rahat irdeleyemezsin, zira bir kurmaca da var. Ve kurmacayı da rahatça irdeleyemezsin; zira bununla birlikte bir tarihin, gerçekliğin akışında ilerliyorsun. Yorucu bir metindi, ama güzel de bir metindi. Okuyucu gibi yazarın da çaba sarf ettiği anlaşılıyordu. Hiç var olmayan bir ada, hiç gerçekleşmeyen olaylar, yaşamamış karakterler ve bunların edebî bir dille harmanlanarak oluşturulmuş hikâyesi mevcuttu.
Kitapta metni yazan kişinin Mina Mingerli isimli bir tarihçi olduğu belirtilmişti ve hikâye onun ağzından anlatılıyordu. Bu sebeple tarih romanı gibi olmasına rağmen, bir Orhan Pamuk metni olduğundan postmodern bir tarihi roman hâline geldi. Kitapta o adada geçen duygular çok başarılı bir şekilde anlatılıyordu. Veba ve karantinalarla beraber oradaki boğuk hissiyat ve çaresizlik güzel ifade ediliyordu. Ancak buna rağmen ben kitabı okurken pek daralıp bunalmadım. Sıkıldığım yerler oldu; bazen birkaç cümle atladım :)
Zaten bence bunu yapabilmeliyiz de. Kaç sayfa kaldığına bakarak, darala bunala okumaktansa, “Belli, bu cümlenin de ucu görünmüyor” deyip bir sonraki cümleye geçebilmeliyiz. Diğer türlü okuduğumuz kitaptan veya daha kötüsü okumaktan soğuyabiliyoruz.
Bunun dışında, kitabın dilinden ve yazarımızın kaleminden bahsedecek olursam, mekânlar tasvir edilirken metnin kalanı için yardım mahiyeti taşımayan, fazla detaylı betimlemeler vardı. Ki bu bence güzel bir şey. Üzerine de açtığı parantezler vardı Sanırım yazar kendi kafasında tasavvur ediyor ve tam olarak aynısını biz de canlandıralım diye —veya kendini iyi ifade etme isteğinden— okuyucuya tam anlamıyla kendi gördüğü şekilde yansıtıyor. Bazen okuduğum cümlenin başını unutsam da bu kısımlar samimi bir hava katmıştı bence.
Kahramanlarımızda ise önemli 8–10 kişi olsa da, devamlı metnin içine giren ve sonra ne ara gittiği belli olmayan (muhtemelen ben takip edemedim) karakterler vardı. Şu an isimlerini dahi hatırlamıyorum. Biraz karışıktı, biraz müphemdi. Ama özenilmiş, güzel bir metindi.