Tehlikeli Oyunlar’ı bitirdiğimde elimde sadece bir kitap değil, zihnimde yankılanmaya devam eden bir iç monolog kaldı. Oğuz Atay bu romanda, sadece bir karakterin hikâyesini değil, insanın kendisiyle ve dünyayla olan çatışmasını bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Hikmet Benol’un iç sesi, çoğu zaman bana aitmiş gibi geldi; çünkü onun yalnızlığı, çaresizliği ve “oyunlar” üzerinden hayata tutunma çabası aslında hepimizin tanıdığı duygular.
Bu kitabı okurken bir yandan çok güldüm, diğer yandan içim daraldı. Bazen kendimi Hikmet’in ironik cümlelerinde buldum, bazen de karanlık düşüncelerinde. Atay’ın dili kolay değil; uzun parantezler, bitmeyen cümleler, zihnin birbiriyle yarışan sesleri… Ama tam da bu yüzden çok sahici. Çünkü insan zihni hiçbir zaman düzenli ve tertipli değil. Oğuz Atay, kafamızın içindeki o kaosu olduğu gibi kağıda döküyor.
Artıları saymakla bitmez: İçtenlik, zeka, mizah ve trajedinin aynı anda var olması… Eksileri ise bence aynı zamanda artısı: yorucu ve zorlayıcı olması. Bazı bölümlerde kopmak istedim, okumayı bırakma eşiğine geldim. Ama sonra fark ettim ki bu yorgunluk, kitabın benden talep ettiği bir yüzleşmeymiş. Tehlikeli Oyunlar yalnızca okunacak bir eser değil; sindirilecek, hatta zaman zaman kenara bırakılıp üzerine düşünülecek bir kitap.
Kitabı kapattığımda aklımdan şu geçti: Bizler de kendi hayatımızda oyunlar oynuyoruz. Kimimiz rol yapıyoruz, kimimiz kaçıyoruz, kimimiz güldürürken aslında içten içe ağlıyoruz. Hikmet Benol’un farkı, bu oyunların tehlikeli olduğunu bilmesi ama yine de oynamaktan vazgeçmemesi. İşte bu yüzden çok sarsıcı.
Benim için Tehlikeli Oyunlar, “okudukça değil, düşündükçe” büyüyen bir eser oldu. Hani bazı kitaplar vardır, bitse de sizden ayrılmaz; işte bu da öyle. Hepimizin içinde biraz Hikmet var, ama oyunlarımızı ne kadar tehlikeli oynadığımız bize kalmış.
@herovarnin. #k:550. Oğuz Atay