Zihnimin en karanlık köşelerine doğru bir yolculuğa çıktığımı hissettim. Her sayfada, akıl ile deliliğin arasındaki o ince çizginin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim. İnsanın aklı dediğimiz şey, en güvenli limanımız gibi görünürken, aslında en ürkütücü fırtınalara da kapı aralayabiliyor. Katzenbach’ın kalemi bu çizgiyi öyle ustalıkla işliyor ki, kendini sadece bir hikâye takip ederken bulmuyorsun; aynı zamanda kendi zihninin sınırlarını sorgulamaya başlıyorsun.
Bazen düşündüm: ya biz de fark etmeden kendi içimizde bölünüyor, parçalanıyor, farklı yüzler taşıyorsak? İnsan, gündüz vakti sıradan bir tebessümün ardına en derin acılarını gizleyebiliyorsa, gece yalnızlığında kendi zihninde nasıl dehlizlerde kaybolmaz ki? Ben de geçmişime döndüm. Çevremde “deli” diye damgalanan insanların aslında ne kadar derin bir iç çığlık attığını hatırladım. Belki de en büyük yanılgımız, aklın sınırlarını katı çizgilerle ayırmaya çalışmamız. Oysa gerçeğin ve hayalin, mantığın ve kaosun birbirine ne kadar kolay karıştığını unuturuz.
Katzenbach’ın karakterleri bana şunu düşündürdü: her birimizin içinde bastırdığı, susturduğu, görmezden geldiği sesler var. Biz onlara kulak vermediğimiz sürece, bir gün o sesler daha da yükseliyor, daha da parçalanıyor. Kitabı okurken bu durumun sadece hastalıklarla değil, günlük hayatla da ne kadar iç içe olduğunu gördüm. Çünkü insan, bazen sırf hayatta kalabilmek için kendini kandırıyor, kendi zihninde yeni bir hikâye yaratıyor. Ama gerçek, er ya da geç o hikâyenin duvarlarını yıkıyor.
Benim için en çarpıcı yan, korkunun ve kırılganlığın nasıl ustaca işlendiğiydi. Okurken bir an durup kendi kalbime dokundum: kaç kez kendime “iyiyim” dedim ama aslında içimde fırtına kopuyordu? Kaç kez yüzüme taktığım maskelerle gerçeği sakladım? Kitap, bu soruları acımasızca önüme koydu. Ve fark ettim ki, bazen “şizofreni” dediğimiz şey yalnızca tıbbi bir teşhis değil, aynı zamanda hayatın içinde hepimizin yaşadığı içsel bölünmelerin bir metaforu.
Çünkü deliliğin sadece başkalarının yaşadığı bir uçurum değil, hepimizin ayaklarının dibinde duran bir karanlık olduğunu hissettim. Bu karanlıkla yüzleşmek ürkütücüydü ama aynı zamanda insana dair hakikati daha çıplak görmemi sağladı. Belki de Katzenbach’ın asıl ustalığı tam burada gizli bizi sadece korkutmakla kalmıyor, kendi içimizdeki çatlaklara da bakmaya zorluyor.