Kaybolan şeyler, aslında bir yerde hâlâ yaşamaya devam eder mi? İnsan, hayatına dokunmuş birinin yokluğunu hangi kelimeyle tarif edebilir? Irmak Zileli’nin Şimdi Buradaydı romanını okurken kendimi bu sorularla boğuşurken buldum. Kitap, kayboluşun izini sürüyor ama aslında daha çok “geriye kalanların” içindeki o boşluğu resmediyor. Sanki o boşluk, bir süre sonra varlığın kendisinden bile daha güçlü hale geliyor.
Romanın merkezinde Eylül var. Bir anda ortadan kaybolan, izi sürülen, bulunmaya çalışılan… Ama ben okurken, Eylül’den çok Eylül’ün yokluğunu hissettim. Çünkü kaybolan insan sadece kendi varlığını götürmez; geride kalanların içine de görünmez bir boşluk açar. Benim de hayatımda ansızın kaybolan insanlar oldu. Biri arkasında hiçbir iz bırakmadan gittiğinde, aslında her şey iz haline dönüşüyor. Bir kahve fincanı, bir yarım kalmış cümle, bir bakış… Kitap bana işte o anları hatırlattı.
Irmak Zileli’nin dili, çok yalın ama içten içe insanın ruhunu kanatan bir yalınlık bu. Hiç süslenmemiş, hiç abartılmamış ama tam da bu yüzden gerçek. Sanki bir gün sokakta yürürken yanımızdan geçen insanların gözlerindeki kaybolmuşluk, ellerindeki telaş, dudaklarındaki suskunluk bir araya gelip romana dönüşmüş gibi. Ve ben okudukça, “bir insanın yokluğuyla yüzleşmek” kavramı kendi içimdeki yaraları da uyandırdı.
Kitap bana şunu düşündürdü Biz, yoklukları da taşırız içimizde. Onlar görünmez ama en ağır yüklerdir. Kaybolanlar bazen bedenleriyle gider ama ruhumuzun içinde yaşamaya devam ederler. “Şimdi buradaydı” dediğimiz her şey aslında hâlâ bir yerde vardır. Belki bir şarkının sözünde, belki sokakta duyduğumuz bir kokuda, belki de gecenin en sessiz anında aklımıza düşen bir hatırada…
İçimde hem bir hüzün hem de garip bir dinginlik kaldı. Çünkü yokluğun da bir varlık olduğunu, acının da bizi diri tuttuğunu hatırlattı bana. Bazı kayboluşlar geri dönüşsüzdür ama insan onlarla yaşamayı öğrenir. Ve aslında, birinin artık burada olmaması, onun hiç var olmadığı anlamına gelmez. Çünkü bazı izler, asla silinmez.