bu kitap, bana lanetleriyle birlikte geldi ve hatta yarısını okuduktan hemen sonra başa dönmem bile gerekti ama sonuç olarak kitabı bitirmeyi başardım ve hikayenin bıraktığı kalp kırıklığına sarılma şansı buldum. kitabı okumamı şiddetle tavsiye eden, filmini beğendiysem bunu da beğeneceğimi söyleyen çok fazla kişi olmuştu. ben de değerlendirmemi en sona saklayacağım konusunda hep ısrar ettim ve şimdi o "son"dayız.
öncelikle kitap, filmden binlerce kat daha güzeldi. filmini izlediğimde renk paletini, çekimleri ve masalsı havasına rağmen o burukluğunu ne kadar sevdiğimi hatırlasam da kitapta hissettiğim karmaşanın, gerçekliğin ve beni sokaklarına çeken yaz günlerinin yanından bile geçemeyeceğini şimdi anlıyorum. adeta sıcak bir yaz meltemiyle elio'nun deniz kenarındaki evinin bahçesinde gezinmeye, şeftali ağaçlarının kokusunu içime çekmeye, yarım bırakılmış limonata bardaklarına ve tenis kortuna misafir olmaya şans bulmak kitaptan beklediğim en son şey bile değildi ve sonucunda beni fazlasıyla memnun etti.
kitaba yönelik bugüne kadar duyduğum eleştiriler aralarındaki yaş farkına ve çeviriye yönelikti diye hatırlıyorum. bu ikisi için de söyleyecek tonlarca şeyim olsa en kısa yoluyla: yaş farkı romantize edilmiş değildi ve çeviri, kitabın atmosferini olduğu gibi yansıtacak kadar başarılıydı.
kitaba şöyle bir bakmak gerekirse, entelektüel seviyesi oldukça yüksek bir ailenin tek oğlu elio, her sene yaz tatillerinde babasının eve bir öğrenciyi misafir etmesine bağışıklık kazanmış, tam bir ada çocuğu; her yere bisikletiyle giden, kitap okumayı ve müzik aletleriyle ilgilenmeyi seven, doğanın ve küçük heyecanların peşinde koşan ama her şeye bir o kadar yabancı, deneyimsiz, küçük bir çemberin içinde, aynı yüzlere bakarak senelerini geçiren 17 yaşında biri. o yaz evlerine gelen