"MELEĞİN GÖLGESİNDE"
''Hayatta kalabilmenin tek yolu , ilk olarak kendini korumaktır. Bilinçli veya bilinçsizce olsun , insan hep kendinden yana çevirir direksiyonu . Amaç başkasını öldürmek değil, kendini kurtarabilmektir. Herkes kendi sorumluluğunu taşır bu yolculukta.'
'Kadının onuru, sadece kendi bedeniyle değil, insanlığın geleceğiyle de doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bir kadının onuru kırıldığında, sadece onun dünyası yıkılmaz; insanlık da kendi aynasını parçalar.
Kadının onuru yatakta kırılırsa eğer, o artık sadece bir "et yığını" gibi görülmeye başlanır. İşte tam da burada insanlık sınavını kaybeder. Çünkü bir kadını küçülten, değersizleştiren, aşağılayan her tavır; aslında insanın kendisini yok eden bir kokuyu üretir. Bu koku, kadından değil, çürümeye yüz tutmuş insanlığın kalbinden yayılır. Ama çoğu insan yanılır; kokunun kaynağını kadında arar ve ondan uzaklaşır. Uzaklaştığı her kadınla birlikte ise kendi insanlığını biraz daha çürütür.
Bu yüzden, “pembe masallar” hep bu noktada başlar. Kadının suskunluğu, görmezden gelinmesi ve yok sayılmasıyla yazılır o masallar. Ama her masalın bir kırılma noktası vardır. Bir gün kadınlar, taş atan erkekleri taşın kendisiyle değil, kendi üretimleriyle öldürmeye karar verirler. Kimi kalemini bir bıçak gibi kullanır, kimi fırçasını bir alev topuna çevirir. Şiirlerle öldürürler adamları, resimlerle yakarlar, şarkılarla boğarlar. Kitapların satır aralarında sıkıştırıp keserler nefeslerini.
Artık elleri kana bulanmaz kadınların, ruhları kanar. Ve o kan, yalnızca intikam değil, aynı zamanda direnişin rengidir.
Saçları is kokan kadınların her biri, yaşadığı acıyı sanatına dönüştürerek katil olur. Ama onların öldürdüğü şey, insanlık değil; insanlığın çürümüş, kokuşmuş hâlidir.
Çünkü kadının onuru kırıldığında insanlık ölür. Kadının onuru korunduğunda ise, insanlık yeniden doğar.
Biz üç kadın…
Evlatlarını kaybetmiş, yarım kalmış, bir yerlerde nefesini yitirmiş anneleriz. Doğurduk, büyüttük ama bir yerde yalnız bıraktık. Bu doğru muydu? Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Onlara sıkı sıkıya sarılsaydık, nefessiz bırakırdık.
“Pembe Ev” işte tam da böyle kadınların hikâyesini anlatıyor. Toplum tarafından “et yığını”na indirgenen, onurları hiçe sayılan, cinsel saldırılarla ve aşağılanmalarla yok edilmeye çalışılan kadınların çığlığı… Yıllarca sustular. Yıllarca acı çektiler. Ama bir gün karar verdiler: Bu masal böyle sürüp gitmeyecek.
Hikâye Sedat ve Melek’in evliliğiyle açılıyor. Melek’in mide bulantısıyla gittikleri hastane, ikisinin hayatında büyük bir kırılmaya yol açıyor. Sedat, umutla hamilelik haberi beklerken; gerçek çok başka çıkıyor: Melek menopoza girmiştir. Çünkü yıllarca çocuk istemeyen çiftin bütün yükü, bütün suçu bir anda Melek’in üzerine kalıyor. Sanki menopoz bir seçimmiş gibi. Sanki kadınlığın değeri sadece çocuk doğurabilmekmiş gibi…
Sedat, Melek’i bu bahaneyle terk ediyor. Melek hem eşini hem de hayatın adaletine dair inancını kaybetmişken, bir avukat arıyor onu. Ve hiç beklemediği bir mirastan söz ediyor: Issız bir kasabada, içinde sadece bir ağaç bulunan bir bahçe.
İşte asıl hikâye burada başlıyor. Bahçe, bir anlamda yeni bir kapı, yeni bir nefes oluyor. Ve bu bahçeyle birlikte farklı kadınların hayatlarına adım atıyoruz. Farklı yaşamlar, farklı acılar ama çok tanıdık bir ortaklık: kadın olmak. Annelerinin hayatlarını tekrar eden kızlar, toplumsal baskıyla mücadele eden kadınlar, acılarına rağmen ayakta durmaya çalışan ruhlar…
Issız bir kasaba, o kasabanın içindeki bahçe ve özellikle de ortasındaki ağaç… Bunlar yalnızca dekor değil. Kökleriyle kadının geçmişini, dallarıyla doğurganlığını, gövdesiyle de hayata tutunma cesaretini simgeliyor. Yazar bu sembolleri öyle ustaca işliyor ki, Melek’in yolculuğu bir kadın hikâyesinden çok daha fazlasına dönüşüyor: bir varoluş hikâyesine.
Kitap, kadın olmanın ağırlığını bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Toplumun beklentilerini, dayatmalarını, önyargılarını… Ama aynı zamanda kadınların bütün bu zorluklara rağmen mücadele etme, yeniden doğma ve birbirine tutunma gücünü de anlatıyor. Beni en çok etkileyen şey, bahçenin sembolü oldu. İlk bakışta yalnız, kimsesiz bir yer gibi görünen o tek ağaçlı bahçe aslında kadınların kendisiydi. Kökleri geçmişte, gövdesi bugünde, dalları ise geleceğe uzanıyor. Ne kadar fırtına esse de, yeniden filizlenme gücünü içinde taşıyor.
Kadınların nasıl görmezden gelindiğini, nasıl suçlandığını, nasıl yalnız bırakıldığını sorgulatan bir kitap. Ama en önemlisi şunu hatırlatıyor: Kadınların dayanışması, mücadele etme isteği ve yeniden doğma gücü, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.
Kitapla Kalın.