#paramparça Almanya’nın en tanınmış adli tıp uzmanı Michael Tsokos’un gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı bir kitap. #fredabel serisinin de ilk kitabı.
Avrupa’nın kalbinde kara bir gölge dolaşıyor… Paris, Berlin, Londra ve daha birçok şehirde, özellikle havaalanı yakınlarında işlenen gizemli cinayetler. Kurbanlar hep aynı: Yalnız yaşayan yaşlı kadınlar. Katil, kurbanlarının bedenlerine bıraktığı kişisel imza ile tanınıyor; hızlı, acımasız ve kudurmuş bir köpek gibi...
Berlin Emniyeti Aşırı Suçlar Masası’yla birlikte çalışan adli tıp doktoru Fred Abel, dosyayla ilgilenmeye başladığında bu cinayetlerin kendi hayatını nasıl etkileyeceğini bilmiyordu. Ancak şüphelerin eski bir dostuna yönelmesiyle, gerçeği ortaya çıkarmak Abel için yalnızca bir görev değil, kişisel bir hesaplaşmaya dönüşür.
Hem katilin gözünden, hem de Fred Abel’in gözünden okuyoruz olayları. Fred, arkadaşının katil olduğuna inanmıyor. Üstelik arkadaşının küçük kızı ölüm döşeğinde ve son isteği de babasını görmek... Bunun üzerine Fred, işin peşine kendisi düşüyor.
Kitabın başında bir uçak kazası oluyor. Meslektaşları bu vakalarla ilgileniyor. Çünkü ekip zaten çok yoğun ve yeterli personel yok. İki meslektaşı da yorgunluktan bayılmak üzereler ve dinlenmeye gidiyorlar. Hatta bu yüzden bir olay yerine Fred gitmek zorunda kalıyor. Ama sonra, diğer meslektaşları bir daha geri gelmedi. Cesetler koktu herhalde. Üstelik bizimki de, ülke ülke katilin peşine düşüyor. Adeta bir dedektif gibi iz sürmeye başlıyor.
Ama kardeşim, sen otopsi yapacaksın ya... Ben seni dedektifçilik oynayasın diye değil, düzgünce otopsi okuyup mest olayım diye tercih ettim bu kitabı. Ama olur mu? Bizimki hemen atlıyor ortaya, kahraman olacak ya... Kaldı ki bu resmi bir soruşturma da değil. Buna rağmen ülke ülke geziyor, her yerde meslektaşları yardıma koşuyor. Hadi el altından destek vermelerine bir şey demiyorum ama... Sen nasıl olur da sorguya giriyorsun? Bildiğim kadarıyla adli tıp uzmanı sadece çıkar, mahkemede bilgi verir. Gidip adam sorgulamak da neymiş? Üstelik kendi ülkesinde bile değilken, soruşturmaya dahil bile değilken...
O zaman ben de seneye yıllık iznimi alıp Avrupa’ya katil avlamaya gideyim. Hatta sorguya da katılırım. Sonra “vuracağım kırbacı, vuracağım kırbacı”... Ay pardon, o başka bir kitaptı. Ama bu Abel beni öyle bir deliye döndürdü ki şirazem kaydı.
Bu arada, ablasıyla olan bölümlere de ayrıca sinir oldum. Yürü git yani, gereksiz detaylarla dolu. Başlayacağım şimdi ablana da, dramına da...
Soruşturmanın peşinde koştururken bir anda eski aşkı aklına geliyor, sonra da çocuk sahibi olmamasını sorguluyor. Bize ne? Bize neee? Derken yazar sonunda bombayı patlattı. Kitabı da "Tüy diktin sağ ol!" diyerek kapattım.
İtiraf;
Sebastian Fitzek'in dört kitabı aynı anda çıkınca çok pahalı oldukları için sitem edip almamıştım. Ancak, Tsokos ile birlikte yazdıkları "Kesik" kitabını çok sevince, Tsokos'un kitabını gözüm kapalı daha yüksek bir fiyata aldım. Sanırım bu durum, Fitzek'in "Sen beni Tsokos ile aldatırsan işte böyle yamulursun" dediği ve ahının tuttuğunu o an oluyor. Haklısın kral, senin kitaplarını toplamaya devam edeceğim. "Kesik" kitabının başarısının nedenini şimdi daha iyi anlamaya başladım. Hakkını yedim ve başıma gelenleri hak ettim.
Kesik kitabı gibi olmasını beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Beklenti ile başlamamanızı tavsiye ederim.