Tsokos ile yollarımız Kesik kitabıyla kesişmişti. Fitzek’in referans olduğu ya da iş birliği yaptığı herhangi bir yazarı reddetme lüksümüz yok. Nitekim, Kesik’i okuduğumuzda aynen şöyle demiştik; Sebastian Fitzek ve Michael Tsokos; biri gerilim yazarı, biri de adli tıp uzmanı. İkisi de işlerinde usta. Sonuç ise usta işi bir roman.
Hal böyle olunca, Tsokos’un gerçek bir suç hikayesini anlattığı Paramparça kitabının çıktığını görünce inanılmaz yükselmiştim. Hoş, bu ilk kitabın akabinde beni cebren ve hileyle beş kitaplık bir seriye sürükleyeceğinden haberim yoktu. Daha kitaba başlamadan ters köşesini yedik sağ olsun. Garibin yüzü güler mi..
Kitap, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde, havaalanı yakınlarında cinayetler işleyen bir seri katil vakasına odaklanıyor. Emniyet, kurbanlarını yalnız yaşayan kadınlardan seçen, bedenlerine kişisel imzasını atan, arkasında iz bırakmayan bir caninin peşine düşüyor. Berlin Emniyeti ile ortak çalışan adli tıp doktoru Fred Abel, bu cinayet vakalarıyla ilk karşılaştığında, hayatını nasıl ele geçireceğini öngöremiyor. Baş şüpheli ise kızı ölmek üzere olan eski bir arkadaşı olunca, Abel kendini fazlasıyla olayların içinde buluyor.
Yazar, adli tıp uzmanı olunca yazım tarzı da ona göre şekilleniyor. Cesetlerle ilgili yorumlarının fazlaca tıbbi terim içermesinin yanı sıra, biraz da mide bulandırıcı detaylar barındırıyordu. Gerçi o daha ziyade, dedektifçilik oynamayı tercih etti. Ama şunu anladık ki; yazarın tarzı bu. Ya Kesik kitabında olduğu gibi, bir sivile otopsi yaptırıyor, ya da adli tıp uzmanlarını sahaya sürüyor. Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği vakayı, katilin ve Abel’in gözünden işlenme mantığını sevsem de kitabın yarısından sonra ilgimi kaybettiğimi söyleyebilirim. Kurguya hiçbir katkısı olmayan gereksiz detayları ve anlamsız finali