Çok bilindik, oldukça kaliteli bir marka çekirdek alırsınız ya hani. Tadı nefistir. Tazeciktir, çıtır çıtırdır. Artık o markadan şaşmazsınız. Sohbet akşamlarınızın bir numaralı eşlikçisi olur. Sonra zaman geçer, bu bilindik marka kendini bozmaya başlar yavaş yavaş, hissedersiniz aslında ama hem konduramazsınız hem de -her ne kadar bozmaya başlasa da- piyasadaki en iyi markadır hala...
Bir akşam yine keyifle çayınızı dökersiniz ince belliye. Güzel bir akşam planlarsınız dostlarla, ee bir kase de çekirdek koyayım dersiniz. Hevesle o bilindik markanın paketini açarsınız ve daha ilk andan o kesif koku çarpar burnunuza. Hayal kırıklığı dolu vefayla yine koyarsınız kaseye çekirdekleri. Salona geçersiniz, sohbet başlar, ortam harikadır. Ama o kesif koku genzinize işlemiştir çekirdekleri çitledikçe. Ağzınızı kekremsi bir tat sarmıştır, boğazınız o tatla yanmaya başlamıştır. O tadı bastırması için çayınıza kaşık ucuyla biraz daha şeker eklersiniz ya hani...
İşte tam olarak öyle bir his!
.
Dipnot: Konunun çekirdekle hiçbir alakası yok...
.
Jean-Christophe GrangéGölgelerin KralıCehennem Diskosu
Gerçekten de öyle. Tüm kitaplarını okumuş biri olarak kitap çıktığında Türkçe'ye çevrilmesini büyük bir heyecanla bekledim ve iki kitabını da aldım. Sonuç: Tam da sizin değindiğiniz gibi
Gül Hanım ben Jean-Christophe Grangé'ın Kızıl Karma kitabını pek beğenmedim. Yazarı çok severim ama ilk kitaplarının tadı yok sanki. Bu yüzden son çıkanları okusam mı, emin olamıyorum:)