·1724 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Eylül 2025 08:35 5 ana bölüm, 48 alt bölüm, 1724 sayfa…
Klavyeden bu bilgiyi vermek ne kadar kolaysa, bu 1724 sayfaya tarih, aşk, ızdırap, iyilik, kötülük, sefillik gibi kavramları sığdırmak da o kadar zordur eminim. 19.yy’da yazılmış bu dev eseri incelemek asla haddim değil, övmek bile haddim değil. Böyle bir eserin yüce ışığı önünde biz okurlar kimiz ki?
Yine de bir şeyler söylemek istiyorum. 2025 senesinde öyle büyük, derin eserler okudum ki ölüm yılım bu yıl olsaydı mezar taşıma ‘’çok güzel kitaplar okudu, mutlu öldü’’ yazılsın isterdim.
Bu kitabı ilk okuduğumda 18-19 yaşındaydım. Okuma alışkanlığımın tempo kazanmaya başladığı bir dönemde, basit bir yayınevinden 600 sayfalık kısaltılmış bir metnini okumuştum. O halinden bile etkilendim, hatta 2 ciltlik halini okurken bazı detayları, bazı sahneleri anımsadım. 600 sayfalık metinde sadece olay örgüsü vardı. Ama bu 2 ciltlik tam metinde büyülendim desem yanılmış sayılmam. Kimilerine göre bu bir aşk romanıdır, kimilerine göre dramın, sefaletin, yoksulluğun anlatıldığı bir eser de diyebiliriz. Ancak bana göre bu tarihi bir roman. Hatta roman kelimesinden çıkıp dönemsel bir ülke incelemesi de diyebilirim.
Hikaye daha en başından adalet kavramını sorgulatıyor bize. Ekmek çaldığı için tam beş sene kürek cezasına çarptırılan bir adamın, birkaç kez de kaçma girişiminde bulunmasıyla cezasının on dokuz seneye çıktığını görüyoruz. Bir ekmek çalmanın karşılığı, dolaylı yoldan on dokuz sene!
Cezası bittikten sonraki kısım daha acı. Sarı pasaportla gezmek zorunda kalıyor, bu sarı pasaport da bu adamın daha önce kürek cezası aldığını belirtiyor. Günlerce aç ve susuz kalan bir insana, sırf geçmişinde kürek cezası var diye kimse bir bardak su dahi vermiyor. Sonra öğreniyoruz ki o dönemde kürek cezası alan bir insan ‘’en aşağılık insan’’ olarak görülüyormuş. Victor Hugo romanın bazı bölümlerinde kendince şu mesajları da aktarıyor; bir ekmek çalmanın cezası nasıl senelerce kürek mahkumiyeti olabilir? Asıl suçlu, bir insanı ekmek çalmaya mecbur bırakan sistem değil midir?
Bu bölümlerden sonra olay örgüsünü aktarırken bazen okuyucuya nefes aldırmak için araya giriyor Victor Hugo ve dönemin siyasetini, dine bakış açısını, kadınlara bakış açış açısını, geçmiş savaşları anlatıyor ve hatta çoğu zaman detaylara giriyor. Elli sayfa dönemin manastırlarından bahsediyor mesela, aynı şekilde Paris’in lağımları, bazı semtlerdeki bahçeler, şehirler arasındaki yolların yapısı gibi konuları aktararak okuyucu olan bizlerin hikayeyi daha iyi kavramamızı istiyor. Çünkü bazı detayları bilirsek, okuduğumuz sayfaları da o döneme göre değerlendiririz.
Savaş ve Barış, Monte Kristo Kontu gibi dev eserlerde yoğun işlenmiş ‘Napolyon’ konusuna Sefiller’de de denk geliyoruz. Özellikle kendisinin son savaşı olan Waterloo Savaşı’na bu kitapta çok sık yer verilmiş, ancak yüzeysel düzeyde. Monte Kristo Kontu’ndan da anımsadığım gibi Elba Adası’ndan kaçan Napolyon’un Yüz Gün olarak adlandırılan kısa bir tekrar iktidara geliş süresi var. Bu süreci sona erdiren bu Waterloo Savaşı ve Napolyon konusunun birçok kitapta geçmesi de dikkat çekici. Neden bu savaştan da bahsettim, çünkü bu savaşı da kurgusuna katıyor Hugo ve güzel hikayesinin alt dallarını genişletmeye devam ediyor.
Aslında böyle tek tek anlatsam sabaha kadar sayfalarca anlatabilirim ama özellikle dikkatimi çeken bölümlerden ve detaylardan bahsetmek istiyorum sadece.
Karakterlere göz atalım biraz. Baş karakter Jean Valjean olsa da benim en çok dikkatimi çeken karakter müfettiş Javert. Bu karakter üzerine uzunca konuşmak istiyorum, çünkü bu karakter hem üzerine değerlendirme yapılacak hem de kendisi üzerinden bir tartışma ortamı yaratabilecek güçte.
Javert… Kendisi bir müfettiş. Dünyanın en katı insanı. Yüzlerce roman okudum, bu kadar takıntılı, inatçı, dar görüşlü, empati yoksunu bir karakter daha okumadım. Hz. Muhammed Müslümanlık için, Hz.İsa Hristiyanlık için, Ronaldinho futbol için, Dostoyevski Rus Edebiyatı için, Atatürk Türk Milleti için, yağmur sonbahar için ne ifade ediyorsa; kanun da Javert için onu ifade ediyor. Hayatını tamamen kanuna adamış, kanunu din haline getirmiş, bütün duygularını kanuna feda etmiş bir adam. Onun için büyük suç, küçük suç yok; sadece suç var. Adam öldüren birine yaptığı muamele ve gösterdiği bakış açısıyla, ekmek çalan birine yaptığı tamamen aynı. Müthiş bir acımasızlık, müthiş bir empati yoksunluğu. Ekmeği neden çaldığınla zerre kadar ilgilenmediği gibi, pişman olmanla da ilgilenmiyor. Suç işlediysen dünyanın en kötü insanısın, suçun boyutu önemsiz. Kendisi, Jean Valjean’ı yakalamayı takıntı haline getiriyor. Romanın her bölümünde Javert’i hissettim, her an ortaya çıkıp yakalandın diyecek beklentisi içinde -ki bu bazen yaşandı- okudum.
Kitaba geniş bir İYİ-KÖTÜ çarpışması penceresinden bakılırsa, Javert kötü bir karakter gibi görünebilir. Birçoğumuza göre de öyledir eminim ama bence öyle değil. Javert, Victor Hugo’nun üzerine müthiş bir çalışma azmi gösterdiği, birçok metafor ve mesajını da aktarmasını istediği bir karakter bence.
Kendisi fahişe bir kadın ve kürek cezası alan bir babanın çocuğudur ve bu berbat durumdan kaçmak için kendini kanuna vermiştir. Bu alanda ilerlemiştir.
Javert’i kötü gösteren şey, inandığı kanunu din haline getirip, bunu çok abartması. Sıradan bir kanun adamı olsaydı bu kadar dikkat çekmez ve kötü görünmezdi ama katı acımasızlığı, sert otoritesi onu kötü gösteriyor.
Kanunu öyle bir dinselleştirmiş ki, ufacık suç işleyen birisi bile Tanrı’ya hakaret etmiş gibi geliyor gözüne. Bütün duygularıyla kanuna bağlandığı için de, işlenen suçun kendisine karşı da işlendiğini düşünüyor. Bu büyük bir saplantı. Nazilerin asla yumuşaklık göstermeden, dehşet bir soğukkanlılıkla bütün yahudileri öldürmek istemesi gibi katı bir tavır. Javert’e göre ya iyisin ya kötüsün. Suç işledikten sonra, melek dahi olsan onun içini yumuşatamıyorsun. Kürek cezası bitmiş bir insana ömrünün sonuna kadar iğrenç bir suçlu gibi bakıyor. Bu adam bir suç işledi, cezasını çekti demiyor. Suç işledi, bu adam kötü diyor.
Raskolnikov, Ivan Karamazov, Edmond Dantes, Martin Eden gibi yaratılan şahane karakterlere benim lügatımda bir yenisi daha eklenmiş oldu böylece.
Biraz da baş karakter Jean Vaeljan’dan bahsetmek istiyorum. Sistem kurbanı bu adam, ekmek çaldığı için aldığı suçun etkisinden ömrü boyunca çıkamamıştır.
Suçlu damgası vurulan bu adamın bir dönüm noktası var: Kendisine kapılarını açan, karnını doyuran kasabanın piskoposu, kendi evinden çaldığı bir şeylerden sonra Vaeljan’ı affediyor, ve koca bir hikaye tam burada başlıyor.
Vaeljan, Javert’in aksine inanılmaz bir vicdana, müthiş bir empati gücüne sahip. Kitaptan bir sahneden bahsetmek istiyorum: Vaeljan hapisten çıkıp, aç susuz dolaştığı bir bölümde bir çocuğun parasını çalmıştı ve polis peşine düştü. Yıllar sonra Vaeljan zengin oldu, onun işlediği o küçük suç için bir başkası yakalandı. Bu andan itibaren Vaeljan derin bir vicdan muhasebesine kalkıştı. Yıllar önce işlediği suçu gidip itiraf etmek istedi, ama şu an onun eline bakan o kadar fakir insan vardı ki, kendisi hapse girerse o fakirler yeniden evsiz barksız kalacaklardı. Bir yandan da kendisi yerine, hiç işlemediği bir suçtan dolayı ceza alacak masum bir adamı düşündü ve gece boyunca bu muhasebe devam etti. Sabah uyandığında kapısına gelen hizmetçisi, Vaeljan’ı görünce ‘’Aman Tanrım, saçlarınız bembeyaz olmuş’’ dedi. Bir gecede yaşanan yoğun vicdan krizi sonucunda bütün saçların bir anda bembeyaz olması. Bu sahneden çok etkilenmiştim.
Hikayenin başında Vaeljan zengin olduktan sonra herkese el uzatıyor, herkese iş veriyor. Kasaba halkı mutlu. Bir gün kendisi hakkında hoş olmayan iftiralar çıkıyor ve halkın içinden bir anda Vaeljan’ı kötüleyen, ‘’ben biliyordum, bu adamda vardı bir şeyler, hiç şaşırmadım,’’ gibisinden nankörce homurdanmalar yükseliyor. Mesaj güzel, ayağınız bir kere takılmayagörsün. Yaptığınız bütün iyiliklerin unutulma süresi sadece birkaç dakikaya, birkaç cümleye bakıyor. Ne güzel demiş Shakespeare;
‘’Nankörlük bir insandaki en büyük kusurdur bence.’’
Dediğim gibi bu anlattığım bölümler binlerce sayfalık bir puzzle’ın küçük birkaç bölümü sadece ama beni çok etkilediği için bahsetmek istedim.
Her ne kadar masum ve saf bir geçmişi olsa da, eleştirilmeyi de hak ettiğini düşündüğüm Cosette var sırada.
Annesiz babasız büyüyen, korkunç bir ailenin işlettiği handa acımasız koşullarda çalıştırılan, hayata dair tek bir umudu olmadığı bir dönemde aniden karşısına Jean Vaeljan’ın çıkmasıyla dipten gökyüzüne yükselen bir ruhun sahibi. Cosette, ben de dahil okuyan herkesin kendisine çok acıdığı, çektiği acılara ortak olduğu, tek derdi oyuncak bir bebekle birazcık oynamak olan masum bir kız çocuğu. Vaeljan onu kurtardıktan sonra hayatı öğreniyor. Uzun seneler boyunca beraber yaşıyorlar.
Hikayenin ortalarında bir gence aşık oluyor ve tek düşündüğü şey bu gençle aşklarını doyasıya yaşamak, evlenmek ve mutlu mesut yaşamakken, Cosette’den başkası kimsesi olmayan Vaeljan’ın yanıbaşında onu kaybetme korkusundan eridiğini, yaşlandığını göremiyor. Ve hikayenin sonlarında o gençle, ismi Marius, evlendikten sonra kademe kademe Vaeljan’ı unuttuğunu görüyoruz. Bu kısımlarda gerçekten çok üzülmüştüm. Vaeljan’ın çaresizliği ve özellikle yıllar sonra gelen bu korkunç yalnızlığı kabullenişi çok yıkıcıydı.
Bahsetmek istediğim birkaç karakter daha var; şimdi bahsedeceğim karakterin bu kitaptaki önemi bana göre en az Vaeljan kadar. Thenardier…
Bir adam düşünün; inanılmaz rol yeteneği var, kültürlü, hatta bir miktar entelektüel diyebilirim, acımasız, açgözlü, şantajcı, fırsatçı, yalancı. Bütün bu özellikler kulağa ne kadar da kötü geliyor. Her fırsatı kendi lehine çevirmeye çalışan, her dip durumdan bir şekilde kurtulan, yalanı bir sanat olarak kullanan müthiş bir kötü karakter. Kitabın başından beri farklı isimlerle, farklı mesleklerle karşımıza çıkıyor. İsim değiştirse bile, onun espri tarzı, bakış açısı ve kelimeleri kullanma şekliyle hemen o olduğunu anlıyoruz. Merhamet duygusundan bağımsız, gününü kurtarma peşinde ve oldukça bencil. Ve kendisinin söylediğine göre Waterloo Savaşı’nda bulunmuş birisi.
Bu kitabın bu kadar büyük olmasında rolü gerçekten çok büyük bence. Onun sahnelerinde çoğu zaman eğlendim açıkçası. Kötülüğü ona komik bir soytarılık da katıyor çünkü.
Diğer bir karaktere geçmeden önce kitapta bahsedilen, kendim de üzerinde araştırma yaptığım bir dönemden ufak olarak bahsetmek istiyorum.
Louis-Philippe dönemi. Kendisi 1830 senesinde X.Charles’tan sonra tahta çıkmış Başlarda kendisini halktan yana gösterip her fırsatta eşitlik, kardeşlik sloganları atmış. Emekçiyi, fakir sınıfı her zaman düşüneceğini, her zaman yanlarında olacağını belirtmiş ama zamanla bütün ibreleri burjuva sınıfına kaymış. Bütün dikkatini burjuva sınıfına ayırıp, kararlarını bile onlara göre vermiş. Hatta bir ara fakir halk oylamalara bile katılamıyormuş. Fakirler gittikçe fakir, zenginler gittikçe zengin oluyormuş. ( Ne kadar tanıdık değil mi?!)
Ve artık işsizliğe, fakirliğe dayanamayan halk bir isyan çıkarıyor ve krala karşı bir ayaklanma başlıyor. Kitapta bu bölümler -yüzlerce sayfa- soluksuz okunacak türdendi gerçekten. Gerçek yaşanmış bir olayı anlatıp içine birkaç da karakter ekleyerek mükemmel sahneler yaratıyor Hugo.
Gelelim bu isyana. İsyanda en çok dikkatimi çeken şey, Enjolras isimli karakterdi. Çünkü alışmışız fakirin yanında hiç zengin birinin olmamasına, fakirin hep ezilmesine. Enjolras, kendisi de burjuva bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, bu isyanda fakir halktan yana yerini alıyor, hatta isyan sırasında herkese önderlik ediyor. Büyük bir kahramanlık ve liderlik gösteriyor ve bu sayfaları nefes nefese okurken zihnimizde öyle güzel canlandırıyoruz ki Enjolras önderliğinde hepimiz bu isyandayız, barikatın içindeyiz gibi hissediyoruz.
Bahsetmek istediğim son karakter, Gavroche. Kimsesiz bir çocuk, babası tarafından yolda görülünce tanınmayan, günlerce aç gezmesine rağmen eline bir kuru ekmek geçince, bu ekmeği yanına gelen iki küçük çocuğa veren, ufacık yaşına oranla kocaman bir yüreği olan bu çocuğun isyandaki rolü öyle büyük ki. Hikayenin Gavroche adına sonuna geldiğimiz noktasında bir bardak soğuk su içme ihtiyacı hissettim okurken. Pal Sokağı Çocukları’nda Nemeczek isimli bir çocuk vardı. Gavroche’yi okurken aklıma hep bu çocuk geldi. İkisinin masumiyetini, cesaretlerini çok benzettim ve bolca andım Nemeczek’i…
Edebiyat dünyasına böyle bir kitap kazandırdığı için Victor Hugo’ya sonsuz saygılar.
Öyle bir kitap okudum ki, anlatılan karakterleri hissettim, sefilliği ayrı, aşkı ayrı, savaşı ayrı, isyanı ayrı hissettim, Jean Vaeljan ile beraber ev ev dolaşıp su ve yemek aradım, Cosette’i elinden tutup parklarda gezdirdim, Thenardiler ile keyifli bir laf dalaşına girdim, Gavroche ile bilek güreşi yaptım ve Javert ile satranç oynadım.
Bütün bunları yaparken 19.yy Fransa’sının toplumsal ve ahlaki değerlerinin zayıflığını öğrendim. Ayrıca Fransa ve Paris tarihi üzerine mimari, dini, politik bir sürü şeyi de beynimin bilgi tutma deposuna attım. Ve büyülendiğim her sayfada Victor Hugo’ya saygılarımı gönderdim.
İncelememi kitaptan etkileyici olduğunu düşündüğüm birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum…
‘’İnsan, vicdanı karşısında her zaman sorumludur.’’
Kitapta bol bol bulunan vicdan ve ahlaki değer mesajlarından sonra Victor Hugo’nun şu cümleleriyle noktayı koyalım:
‘’Dünyada sevmekten güzel bir şey yok.’’ Ve
‘’Sevmek tamamlanmaktır.’’
…