Ayn Rand’ın Ego adlı kitabını ilk kez elime aldığımda bu kadar kısa olmasına rağmen bu denli yoğun bir içerik sunacağını tahmin etmemiştim. Okudukça fark ettim ki, basit bir distopya kurgusundan çok daha fazlası var. Kitap, bireyselliğin tamamen yok edildiği, insanların rakamlardan oluşan isimlerle çağrıldığı bir dünyayı anlatıyor. “Ben” kelimesinin yasak olduğu, herkesin yalnızca “biz” olarak var olduğu bir düzen. İlk bakışta eşitlik gibi görünen bu yaşam tarzı aslında insanı özünden koparan bir baskı.
Ana karakter Eşitlik 7-2521, merakı ve sorgulamalarıyla bu sisteme karşı duran biri. Onun gizli keşifleri, aslında bireysel bilincin yeniden doğuşunu simgeliyor. Karşısına çıkan Liberty 5-3000, yani onun kendi seçtiği adıyla Altın Kız, bu yolculukta çok özel bir yerde duruyor. Çünkü orada kimse kimseye ait değil, kimseye farklı bir değer verilemiyor. Eşitlik’in ona “sen diğerlerinden farklısın” diyebilmesi bile başlı başına bir isyan. Ben okurken özellikle Altın Kız’ın ortaya çıkışı, yasakların arasından fışkıran bireysel sevginin ne kadar güçlü olabileceğini hissettirdi.
Kitapta en çarpıcı kısımlardan biri, Eşitlik’in “ben” kelimesini keşfetmesi. O an sadece karakterin değil, aslında insanın da yeniden doğuşu gibi. Kolektivizmle bireyselliğin çatışması en sade haliyle burada karşımıza çıkıyor.
Bu noktada Ayn Rand ’ın kendi felsefesine, yani Objektivizm’e de değinmek gerek. Rand’a göre insanın en büyük erdemi, kendi aklıyla düşünebilmesi ve kendi değerlerini savunabilmesi. Ona göre başkaları için değil, önce kendi aklı ve iradesi için yaşamak en ahlaki olandır. Ego’da bu düşüncenin tohumlarını çok net görmek mümkün.
Benim için Ego, sadece kurgusal bir distopya değil, aynı zamanda “ben kimim?” sorusunu sorduran bir kitap oldu. Kısa ama dingin bir kafayla okunmayı hak ediyor, çünkü her satırında hem bir hikâye hem de bir felsefi tartışma gizli.