·152 syf.····Okunma: 28 Eylül 2025 12:26 Enteresan bir isim Mete Tuncay ve daha da dikkat çekici bir isim Ârif Oruç ve onun çıkartmış olduğu Yarın gazetesidir. Her ikisi de solcu bir dünya görüşüne sahip olmalarına rağmen, Cumhuriyet tarihinin karanlıkta kalmış yanlarını sorgulama cesaretini göstermiş, kalemini hiçbir otoritenin gölgesine sokmamıştır. Özellikle Mete Tuncay’ın tarihçiliği, kutsallaştırılmış bir dönem anlatısına mesafe koyabilmesiyle kıymetlidir. Ârif Oruç ise yalnızca gazeteci değil, fikirleriyle statükoyu rahatsız eden bir aydındır; bu yüzden de susturulmuştur.
Ârif Oruç, dönemin güçlü figürlerini yakından tanımış bir isim olmasına rağmen, yapılan icraatları eleştirme cesaretini gösterebilmiştir. Bu tavır, o dönemde “itaat et ya da yok ol” anlayışının hâkim olduğu bir siyasi atmosferde oldukça riskliydi. Serbest Fırka’ya katılması bile dönemin “demokrasi” iddiasını test etmek için bir girişim sayılabilir. Ancak matbuat kanunu bahanesiyle Yarın gazetesi 1932’de kapatılmış, fikir özgürlüğü bir kez daha idari otoritenin elinde boğulmuştur.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte vaat edilen özgürlük, eşitlik ve adaletin yerini kısa sürede tek merkezden yönetilen, eleştiriye tahammülsüz bir sistem almıştır. “Türk Tarih Yapıcıları” olarak tanımlanan kadrolar, kendilerini ülkenin kaderinin tek hakimi ilan etmiş, farklı düşünce ve sesleri “devlet düşmanlığı”yla özdeşleştirerek susturmuştur. Bu, bir milletin uyanışıyla değil, düşüncenin disiplin altına alınışıyla sonuçlanmıştır.
Mete Tuncay bu dönemi şu şekilde özetler:
> “Cumhuriyet’in ilk yıllarında farklı sesler ve görüşler, devletin bekasına tehdit olarak görülmüş ve susturulmuştur.” — Mete Tuncay
Gerçek budur: Padişahların bile eleştirilebildiği bazı dönemlerde bile bu denli bir düşünce tekeli, fikir ablukası ve basın kıyımı görülmemiştir. Kendi yurttaşının sesini kısmayı vatan sevgisi sanan anlayış, tarihin en büyük çelişkilerinden biridir.
Cumhuriyet resmiyette özgürlük rejimi olarak ilan edilmiştir, ancak 1923–1950 arası yaşananlar fiilen tek merkezli bir otoritenin gölgesinde geçmiştir. Bu dönemin mimarları olan liderler, halkın sesi yerine devletin sesini yükseltmiş; milletin iradesi yerine parti disiplinini egemen kılmıştır. Şevket Süreyya Aydemir, dönemin yapısını şu sözlerle açıklar:
> “Mustafa Kemal, tarihin ve milletin bütün ağırlığını tek başına omuzlarında taşıyan bir liderdi.” — Şevket Süreyya Aydemir
Bu ifade, dönemin gerçekliğini anlatır: tüm güç bir kişinin etrafında toplanmıştır.
Ancak sorun o kişinin büyüklüğünden değil, çevresinin bu gücü dengeleyememesinden doğmuştur. Eleştirinin susturulduğu yerde düşünce gelişmez; düşüncenin gelişmediği yerde ise tarih tek sesli bir koroya dönüşür.
Bu sessizlik, Ârif Oruç gibi gazetecilerin kaleminde yankı bulmuş, fakat o da susturulmuştur. Matbuat üzerindeki baskılar kalkınca tekrar yazmaya başlamış, demokrasinin ve özgürlüğün kolay kazanılmadığını haykırmıştır. Ancak ömrü, bu fikirleri yerleştirmeye yetmemiştir.
Bugün dönüp baktığımızda, Mete Tuncay’ın tespitleriyle Ârif Oruç’un mücadelesi aynı noktada birleşir: Erken Cumhuriyet dönemi, özgürlüğün vaat edilip cesaretin cezalandırıldığı bir dönemdir.
Bu tür metinler sadece tarih değil, bir uyarıdır: Bir kez daha kimsenin fikri kutsallaştırılmasın, bir daha kimsenin sözü kanun yerine geçmesin.
"Atatürk'e eş değer olmaz
Şirk koşulmaz bizim kültürümüz budur... "
Osman Pamukoğlu – Emekli tümgeneral, siyasetçi, Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) kurucusu ve eski genel başkanı.
" Atatürk ile yarışmayın bunu ancak kaybedersiniz..."
Ümit Özdağ – Siyaset bilimci, akademisyen, Zafer Partisi Genel Başkanı.
" Kemalizm kutsaldır; laf eden elenir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir düsturudur.
Yani ne Leninizm kaldı ortada, ne Nazizm, ne Mussolinizm; ama Atatürk hâlâ yaşayan bir şey. Ne desem boş!
Başınız sıkışınca Anıtkabir'e koşuyorsunuz; o zaman sahip çıkın kardeşim. Anıtkabir'e yürümekle olmaz bu işler.
Bir kere, partilerin düsturu ameli bu olacak.
Kemalist misin? Kemalistsin; imtihanı geçiyorsun.
Ondan sonra görüşelim, başka programlarını. Çok acık.
Ne olursan ol, bu kadar açık bu.
Bunu kabul etmeyen heriflerin bu memlekette iş tutmaması gerekir.
Bunu kabul edeceksiniz…"
İlber Ortaylı – Tarihçi, akademisyen, yazar; Galatasaray Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış, Topkapı Sarayı Müzesi eski başkanı.
Faşizm; bireyin değil, devletin tanrılaştırıldığı bir rejimdir.
İtaatin fazilet, sessizliğin erdem sayıldığı bir düzendir.
Düşünceye değil, emir-komutaya dayanan bir sistemdir.
Bu zihniyetin hangi dönemde, hangi biçimde tezahür ettiğini görmek için sadece isimlere değil, uygulamalara bakmak gerekir.
Gerçek özgürlük, hiçbir ismin dokunulmaz olmadığı yerde başlar.
Tarihini bilmeyenler, kendilerine anlatılanı hakikat sanır.
Okuyun. Sorgulayın. Korkmadan konuşun.
Çünkü suskunluk, en güçlü sansürdür.