·80 syf.··Beğendi
···Okunma: 29 Eylül 2025 01:44 Kızıl Veba bir salgın hastalık olarak bütün dünyaya yayılır. Bu,öyle bir hastalıktır ki semptomları ortaya çıktıktan sonra birkaç saat içinde hastalığa yakalanan kişinin yüzü kızılımsı bir renk almakta;hastanın ayaklarından başlayan uyuşukluk ve hareketsizlik kalbe dek devam etmekte ve nihayet kalbe ulaşınca ölüm kaçınılmaz olmaktadır. Bu derece hızlı bir ölüm getiren Kızıl Veba’nın belirtilerinin ortaya çıkması ise iki,üç günü bulmaktadır.
Hikâye yaşlı,zayıf bir adamla yanındaki çocuğun artık medeniyetin izlerinin silindiği eski bir tren rayının kalıntıları üzerinde yol almalarını anlatan bölümle başlıyor.
Granser adındaki yaşlı adam-salgından önce üniversitede profesör olan Bay Smith- torunu Edwin ile kabilenin diğer çocuk üyelerinin yanına giderler. Burada Granser,çöküş hikayesini Edwin,Tavşan Dudak ve Hou Hou’ya anlatır.
Bütün uygarlıkları yok eden,insanlığın neredeyse sonunu getiren Kızıl Veba’dan geriye bir avuç insan kalmıştır. Kalanlar ise vahşi insanlar olarak yaşamlarını sürdürmeye,çoğalmaya devam etmektedir. Yıkılmış medeniyetten arda kalan yalnızca Granser adındaki ihtiyardır. O da tüm bilgi birikimini kabiledeki gençlere-her ne kadar umudu olmasa da- aktarmaktadır. İnsanlığın yeniden eski ihtişamına kavuşacağına,sonra tekrar yok oluşa sürükleneceğine,yalnız kozmik bir gücün bu yıkılış ve yeniden yükselişin değişmez yazgısına sahip olduğuna inanır.
Jack London,Kızıl Veba’yı 1912 yılında yazmış. Hikâyede salgının yaşandığı yıl ise 2013. London’un yaşadığı dönemde de ondan önce ve sonra da dünya birçok salgın hastalığın,doğal afetlerin pençesine düşmüş. Covid-19 salgını bu felaketlerin sonuncusuydu-şimdilik. Dolayısıyla kitapta anlatılanlar konu itibariyle -her ne kadar kıyamet senaryolarının öncüsü olabilecek bir zamanda yazılmış olsa da- pek yeni sayılmaz. O zaman Jack London’u farklı kılan ne? Kesinlikle kendine has anlatımı,vahşi yaşamla,tabiatla olan müstesna yakınlığı. Bizzat müşahade ettiği zorlu yaşam,eserlerinde büyük bir başarıyla yankılanıyor. Okuyucu kendisini tabiatın ortasında hissediyor. Bunun yanında yazar hem birey olarak insanı hem de bir bütün olarak insanlığı çok iyi tanıyor. Bence onu evrensele taşıyan da bu kabiliyeti.
Bir saatlik film izlemiş gibi oldum kitabı bitirince.